Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

MEVLÂNA CELALEDDİN MUHAMMED

(30.09.1207 -17.12.1273)

Mevleviliğin kurucusu ünlü bilgin ve mutasavvıf.

 

Dünyada Mevlâna, Mevlevi ve Rumi kısa adlarıyla anılan büyük mutasavvıf, bilgin ve şair Celaleddin Muhammed’in babası, Sultanululema Bahaeddin Veled, annesi Mümine Hatun’dur. Adı Muhammed, lakabı Celaleddin’dir. Bütün kayıtlara göre babası da aynı adı taşımıştır. Dedesi Hüseyin’in lakabı da Celaleddin’dir. Doğduğu şehre nispetle “Belhî (Belhli)” sıfatı, bilhassa ilk kakonyacomynaklardan itibaren babası ve kendisinin adlarının yanında yer almıştır. İlk çocukluk döneminin dışındaki yıllarının hemen tamamını, o asırlardaki isimlendirmeyle “Diyâr-ı Rûm”da geçirdiği ve bu bölgedeki Konya’yı vatan edindiği için “Rûmî” (Rum ülkesinden; Anadolulu) ile “Konevî (Konyalı)” sıfatları da onun için kullanılmıştır.

“Efendimiz” anlamındaki bilginler için kullanılan Mevlâna lakabı, Celaleddin Muhammed’le birlikte özel bir isme dönüşmüştür. Ayrıca Hüdavendigâr, Hünkâr, Hazret-i Mevlâna, Şeyh, Molla-yı Rumi ve Hazret-i Pir lakap ve unvanlarıyla anılmıştır. “Hazret-i Mevlâna” ve “Hazret-i Pîr” saygı hitapları, Mevlevi çevrelerinde ve Anadolu’da daha çok tercih edilmiş, bugün İran ve Pakistan’da “Mevlevî”, Batıda “Rûmî” lakapları, onu anmak için yeterli olmaktadır.

Mevlâna’nın biyografisi ile ilgili bazı tarihler ve olaylar üzerinde farklı rivayetler ve görüşler bulunmaktadır. Mesela soyu, ailesinin Belh’ten hicret ettiği yıl, bu hicretin sebepleri, Konya’ya varış güzergâhı, bu esnada görüştükleri şahıslar ve Şems-i Tebrizî’nin ortadan kayboluşu gibi hususlar bu türdendir. Bilgiler genel olarak Sultan Veled’in İbtidânâme’sine, Sipehsalar’ın Risâle’sine ve Eflâkî’nin Menâkibu’l-ârifîn’ine dayandırılır. Bu eserlerde, özellikle Menâkibu’l-ârifîn’de diğerleriyle çelişen ifadelerin bulunması zikredilen farklılıklara zemin hazırlamıştır.

Mevlâna 30 Eylül 1207’de (6 Rebiyülevvel 604) Afganistan’ın kuzeyindeki Horasan bölgesinin önemli bir tarihî şehri olan Belh’te doğduktan sonra babasıyla Vahş ve Semerkant şehirlerinde bulundu. Babası, Belh’ten göç etmeye karar verdiğinde kafiledeki Mevlâna, beş yaşlarındaydı. Önce hacca gitmek niyetiyle hareket eden kafile Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine ve Şam güzergâhıyla Anadolu’ya geçerek Malatya ve Erzincan Akşehir’e ulaşıp, bu iki yerde bir yıl veya daha fazla, muhtemelen Akşehir’de dört yıl geçirdikten sonra Larende’ye (Karaman) vardığında Mevlâna, on beş yaşındaydı (619/1222). Burada, kafilede yer alan Semerkantlı Lala Şerefeddin’in kızı Gevher Hatun’la evlendi (1225). Evliliğin hemen ilk yıllarında Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi dünyaya geldi. Karaman’da yedi yıl kadar süren ikamet esnasında tahsil için Halep ve Şam’a giden Mevlâna, annesi Mümine Hatun ile ağabeyi Alâeddin Muhammed’i ve büyük ihtimalle eşi Gevher Hatun’u burada kaybetti. Aile, rivayetlere göre Sultan Alâeddin Keykubat’ın ısrarlı davetleri üzerine 1229’da Konya’ya intikal etti. Mevlâna yirmi dört yaşındayken 1231 (629) yılında babası Baha-i Veled Konya’da vefat etti. Tekrar Halep ve Şam’da geçirdiği tahsil yılları veya yolculukları dışında sürekli Konya’da yaşayan Mevlâna hicri takvime göre altmış sekiz, miladi takvime göre altmış altı yaşında bulunurken 17 Aralık 1273 (5 Cemaziyelahir 672) günü Hakk’a kavuştu. Sultan Bahçesi’nde babasının mezarıyla oluşmaya başlayan kabristan, onunla Türbe-yi Şerife dönüştü. Daha sonra bu yapı, müştemilatıyla birlikte oğlu Sultan Veled’in ihtimamıyla kurumlaşan Tarika-i Mevleviye’nin (Mevlevi tarikatı, Mevlevilik) Asitane’si hâline geldi.

Mevlâna’nın üç oğlu ve bir kızı dünyaya geldi. Büyük oğlu Bahaeddin Muhammed’in ve ondan bir veya iki yaş küçük -bazı bilgilere göre belki de büyük- oğlu müderris Alâeddin Muhammed’in (ö. 1262) anneleri, Semerkantlı Şerefeddin’in kızı olan Gevher Hatun’dur (ö. 1229’dan önce, Karaman). Diğer oğlu Selçuklu sarayında hazinedarlığa kadar çeşitli görevlerde bulunan Muzafferüddin Emir Âlim (ö. 1277) ve kızı Melike Hatun’un (ö. 1306) anneleri ise Gevher Hatun’un vefatından sonra evlendiği Konyalı Kira Hatun’dur (ö. 1292). Mevlâna’nın evladı, kendisinin ve babasının yanlarında metfundur.

Mevlâna’nın anneannesi tarafından ünlü Hanefî fakihlerinden Şemsüleimme Muhammed-i Serahsi’ye (ö. 1097) ulaştığı, babaannesiyle Harezmşahlardan olduğu ve baba tarafından ilk halife Hz. Ebu Bekir’e bağlandığı yönündeki bilgiler, bazı eserlerde yer almasına rağmen, kendisinin ve Sultan Veled’in eserlerinde bulunmamaktadır.

Mevlâna’nın hayatı boyunca yanında ve çevresinde pek çok kişi bulunmuştur. Bunlar arasından ilk olarak anılması gereken kişi, babasının müridi Seyyid-i Sırdan (sır bilen) lakaplı Şeyh Burhaneddin-i Muhakkik-i Tirmizî’dir. Daha önce ailenin yanında bulunan ve çocukluk yıllarında Mevlâna’nın lalası olan Seyyit, bu ikinci buluşmada artık şeyhinin yirmi beş yaşındaki oğlu için hoca ve şeyh konumundaydı. Onların beraberlikleri bir arada ve ayrı mekânlarda dokuz yıl sürdükten sonra Seyyit’in Kayseri’deki hayata vedasıyla nihayete erdi (ö. H 638/1240-41).

Mevlâna’nın mana ve irfan dünyasındaki ilerleyişi otuz yedi yaşındayken yeni bir çehreye büründü. Mesnevi’sinde ve gazellerinde hep andığı Şemseddin-i Tebrizî, Konya’ya ilk olarak 29 Kasım 1244 günü geldi. Mevlâna’nın bütün zamanını Şems’le geçirmesine üzülen ve kızan bazı müritler, on altı ayı biraz aşan bir süre sonra onun Konya’dan ayrılmasına yol açtı. Bu gizli kaçışın Mevlâna’yı son derecede etkilediğini ve kendilerine yakınlaştırmadığını gören müritler, Mevlâna’dan af diledi. Ancak Şems, on beş ay kadar sonra H 644’te (1246-47) kendisini bulup getirmesi için Mevlâna’nın Şam’a gönderdiği oğlu Sultan Veled’le geri dönse de benzer sebeplerle altı ay kadar sonra H 645 (1247-48) yılı içerisinde tamamen kayboldu. Menâkıbü’l-ârifîn sahibi Eflaki’nin, Şems’in kayboluşuyla ilgili ifadelerinden biri şöyledir: “Şemseddin’in kaybolup gizlendiği tarih 645 (1247) yılının Perşembe günüdür.” Şems-i Tebrizî’yi, Mevlâna’nın oğlu Alâeddin Çelebi’nin de aralarına karıştığı söylenen bir grubun öldürdüğü rivayeti pek genel kabul görmemiştir. Olayların yirmi iki yaşındaki canlı şahidi Sultan Veled, eserlerinde herhangi bir öldürme olayından hiç söz etmemektedir. Babasından önce vefat etmiş olan Alâeddin Çelebi, Türbe içinde dedesinin yanına defnedilmiştir.mev

Tebrizli Şems’ten bir zaman sonra Mevlâna kendisine “naip ve halife” olarak Konyalı kuyumcu Şeyh Selahaddin’i seçti. Babasının halifesi Seyyit Burhaneddin-i Muhakkik’e bağlanmış ve ondan hilafet almış olan Konyalı Kuyumcu Selahaddin de müritlerce, Şems’e nazaran bilgisiz görülerek hoş karşılanmadı. Mevlâna içinse o artık özel bir konumdaydı. Mevlâna Şeyh Selahaddin’le on yıl bir arada bulundu ve bu arada oğlu Sultan Veled’i Şeyh’in kızı Fatıma Hatun’la evlendirdi. Şeyh Selahaddin 29 Aralık 1258 günü vefat etti.

Bundan sonra Mevlâna’nın yanında, Mesnevî’nin yazılmasına aracı olan Çelebi Hüsameddin bulundu. Mevlâna’nın eserlerinde Şemseddin’den sonra üstün sıfatlarla en çok andığı ikinci kişi olan Ahi Türkoğlu Hüsameddin Hasan onun hemdem ve halifesi olarak büyük kabul gördü. 1273 yılının son günlerine kadar uzanan bu yıllar, Mevlâna ve çevresindekiler için huzurlu ve verimli yıllar oldu.

Mevlâna, Selçuklu devlet adamları tarafından büyük saygı gördü ve varlığından istifade edildi. Sultan İzzeddin II (saltanatı -müstakil ve müşterek olarak-: 1246-1249, 1249-1254, 1257-1259, 1259-1262) ve Sultan Rükneddin Kılıçaslan IV (saltanatı -müşterek ve müstakil olarak-: 1254-1257, 1259-1262, 1262-1266) Mevlâna’yı ziyaret eder ve sohbetlerine iştirak ederlerdi. Rükneddin Kılıçaslan Mevlâna’nın müridiydi ve “oğul” diye hitap ettiği kişilerdendi. Eflaki, eserinde birçok yerde sultan ve devlet adamlarının katıldığı sohbet ve sema gösterilerinden söz etmektedir.

On beş yıl devletin hâkimiyetini elinde tutan Muineddin Pervane (ö. 1277), Mevlâna’ya son derece hürmet göstermiş ve onun için ziyafetler ve sohbetler düzenlemiştir. Mevlâna, Fîhi Mâ Fîh’indeki sohbetlerin ekserisini onun evinde ve ona hitaben söylemiştir. Pervane’nin hanımı Gürcü Hatun da büyük bağlılık içerisindeydi. Müstevfilik (maliye bakanlığı), vezirlik ve atabeklik görevlerinde bulunmuş olan Pervane’nin damadı Mecdeddin Atabek (ö. 676/1277), ünlü vezir Sahip Ata Fahreddin Ali’nin (ö. 687/1285) yanı sıra Sahip Şemseddin, Alameddin Kayser, Taceddin Mutez, Celaleddin Karatay, Hatiroğlu Şerefeddin Mesut ve Emineddin Mikail gibi birçok devlet adamı, Mevlâna’yı sık sık ziyaret eder, kimi zaman mektuplarla ulaştırdığı ricalarını yerine getirirlerdi.

Hanefi fakihleri arasında anılan Mevlâna ilim tahsiline çocukluk yaşlarında babasının yanında başladı. Mevlâna, biri babası hayattayken Karaman’daki ikamet yıllarında olmak üzere en az iki ayrı dönemde tahsil amacıyla Halep ve Şam’da yıllar geçirdi. Yirmi dört yaşında babasını kaybettiğinde bilgisi ve özellikleri sebebiyle onun yerini alması istendiğine göre tahsilini önemli ölçüde tamamlamış olması gerekirken, hocası ve şeyhi Seyyit Burhaneddin onu yirmi beş yaşından sonra tekrar bu şehirlere tahsile gönderdi. Seyyit, Mevlâna’nın gerek ilmî ve gerekse tasavvufi eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Mevlâna, Halep ve Şam’daki tahsil yıllarında birçok bilginden ders almış olmalıdır. Kaynaklarda Halep’teki hocası olarak ünlü Hanefi fakihi Kemaleddin b. el-Adim’in adı sıkça anılmaktadır. Her iki şehirdeki tahsil yılları muhtemelen yedi yıl kadar sürmüştür.

Mevlâna, ailesinin ve kendisinin taşıdığı özellikler sebebiyle bir arada bulundukları dışında elbette birçok bilgin ve arifle görüşmüştür. Kaynaklara göre, Mevlâna Şam’da bulunduklarında Şeyh Muhyiddin-i Arabî, Sadeddin-i Hamevî, Şeyh Osman-ı Rumi, Evhadüddin-i Kirmani, Sadreddin-i Konevi ile sohbet etmiştir. Konya’da onun zamanında bulunmuş olan ve görüştüğü önemli zevat arasından isimleri öne çıkanlar, şunlardır: Konyalı Sadreddin (ö. 1274), Şirazlı Kutbeddin (ö. 1310), Fahreddin-i Iraki (ö. 1289), Şeyh Necmeddin-i Razi (ö. 1256), Urmiyeli Kadı Siraceddin (ö. 1283), Hintli Safiyyeddin (ö. 1315).

Müstakil bir Kur’an tefsiri yazmamış veya hususen kadılık görevinde bulunmamış olsa da Mevlâna için müfessir ve fakih sıfatları kullanılmıştır. Mutasavvıf kişiliğinin yanında ayrıca âlim, müderris ve müftü gibi sıfatlarla anılmış olan Mevlâna üç bin kadar ayeti eserlerine aynen veya anlam olarak yerleştirmiştir. Yararlandığı hadisler de önemli sayıdadır. Osmanlı uleması onun bu özelliklerini takdir edip ona hürmet göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk resmî şeyhülislamı kabul edilen Molla Fenari (ö. 834/1431), Şerhu Dîbâceti’l-Mesnevî adlı risalesinde Mevlâna’yı muhakkik, arif, şeyh ve velilerin kutbu gibi sıfatlarla tanıtmaktadır. Ünlü bilgin ve Osmanlı şeyhülislamlardan Kemal Paşazade (ö. 940/1534) birçok risalesinde, özellikle tasavvufi ve ahlaki meseleleri ele alırken Mevlâna’nın düşüncelerinden yararlanmıştır. Ünlü bilginlerden Taşköprüzade İsameddin Ahmet Efendi’nin (ö. 1561) Miftâhü’s-sa’âde isimli Arapça eserini Mevzû’âtu’l-’ulûm adıyla tercüme eden kazasker oğlu Kemaleddin Efendi (ö. 1621) bu eserde şöyle demektedir: “Ve yine ulemâ-i kibâr ve meşâyih-i celîlü’l-mikdârdandır ki mezheb-i Hanefîye anınla müşerref ve pür-envâr olmuşdur, Hazret-i Mevlâna Celâleddîn el-Konevîdir”.

Mevlâna, babasından miras aldığı tasavvufî geleneğe bağlı bir sufî olarak daha önce yaşamış Bayezid-i Bistami, Cüneyd-i Bağdadi, İbrahim-i Edhem, Hallac-ı Mansur, Maruf-i Kerhî, Şiblî, Dekuki ve Ebu’l-Hasan-i Harakani gibi sufileri eserlerinde çokça anmış, onlardan sözler aktarmış ve davranışlarından örnekler sunmuştur. Mevlâna’nın zikir silsilesi ise, Menâkibu’l-ârifîn’de şu şekilde sıralanmaktadır: Seyyit Burhaneddin-i Muhakkik-i Tirmizî, Bahaeddin Veled, Şemsüleimme Abdullah-i Serahsi, Hatib-i Belhî, Ahmed-i Gazzali, Ebu Bekr-i Nessac, Muhammed-i Zeccac, Şiblî, Cüneyd-i Bağdadi, Seriyy-i Sakati, Maruf-i Kerhî, Davud-i Tai, Habib-i Acemî, Hasan-i Basri, Hz. Ali ve Hz. Peygamber.

Mevlâna’nın Arapça gazel ve beyitler de barındıran Farsça eserlerinde az da olsa Türkçe, daha az sayıda Rumca beyit ve ifadeler yer almaktadır. Bilgilendirici ve öğretici bir yol izlediği Mesnevî’si yaklaşık 26 bin beyit olup özellikle ilahi aşkını, gönül derdini lirik şiirin imkânlarını kullanarak anlattığı Dîvân-ı Kebîr’i 40 bin beyit kadardır. Düzyazı eserleri Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât ise 500 sayfa büyüklüğündedir. Fîhi Mâ Fîh, Mevlâna’nın çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmaları ve sorulan sorulara verdiği cevapları içermektedir. Mecâlis-i Seb’a ise Mevlâna’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Mektûbât’ında, çeşitli devlet adamlarına, ilim erbabına, şahıslara ve oğullarına yazdığı 150 kadar mektup yer almaktadır.

Mevlâna’nın bütün eserlerindeki ana fikir ve bakış tarzı hemen aynıdır denebilir. Dîvân-ı Kebîr’de kimi manzumelerde ilave özellikler bulunduğu söylenebilse de, farklı özelliklerden bahsedilemez. Gazellerinde eğitici-öğretici beyitler olduğu gibi, Mesnevî’sinde de heyecan ve coşku dolu beyitler az değildir. Ayrıca bütün eserlerinin arasında bilgi, söyleyiş ve üslup açısından var olan beraberlikler çok belirgindir. Söz başlarındaki edebî girişler dışında sözündeki açıklık ve içtenlik, konuşma diline olan yakınlık eserlerinin ortak özelliğidir.

Mevlâna zamanına ulaşan edebî gelenekten ciddi bir şekilde yararlanmıştır. Eserleri üzerinde araştırma yapanlar onun kendinden önceki şairlerin Arapça ve Farsça şiirlerini çokça okuyup onlardan yararlandığını belirtmektedir. Arap edebiyatından Mütenebbi, Adî b. Ruka’, Ebu Nuvas, Lebid b. Rabia, İran edebiyatından ise Senai ve Attar başta olmak üzere Kisai, Rudekî, Firdevsî, Nizami, Hakani, Muciruddin-i Beylekani, Vatvat, Edib Sabir, Fahr-i Gurgani gibi şairler, Mevlâna’nın bu yönüne işaret edilirken sıralanmaktadır.

Mevlâna’nın şiirinin özellikleri üzerinde durulduğunda Farsça şiirdeki Horasan ve Irak üsluplarından bahis açılmaktadır. Onun şiiri, Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Maveraünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşımaktadır Ancak kelime ve cümle yapıları itibariyle Horasan üslubunun özellikleri Mevlâna’nın şiirinde öne çıksa da bazı dil özellikleriyle muhteva ve anlam zenginliği itibariyle Irak üslubuyla buluştuğu noktalar bulunmaktadır. Bu sebeple onun şiirinin bilhassa anlama dönük özellikleri Irak üslubuyla açıklanabilmektedir.

Mevlâna’nın şiiri, genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait hususiyetlere de sahiptir. Onun şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip beyitlerini süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. O, çok iyi bildiği edebî geleneği pek önemsememiştir. Kullanılmayan bazı kelime ve tabirler onun şiirinde yer bulmuştur. Şiirin, kafiyenin ve veznin kayıtlarından rahatsız olduğunu, kendisi dile getirmiştir. Hatta kendi ifadesiyle filozof da değildir, şair de. Ancak bütün bunlara rağmen ve bunlarla birlikte onun şiiri aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir.

İlimle tasavvufi tecrübenin buluştuğu Mevlâna, sahip olduğu şairlik kabiliyetiyle birlikte hem düşünce, hem de anlatımda benzersiz bir güce erişmiştir. Dardan genişe doğru varlık âlemi, hayal âlemi ve yokluk âlemi diye vasıflandırdığı âlemlerin en genişine doğru ilerlemede ve heyecanını dile getirmede şairlik hususiyeti ona yardımcı olmuş olmalıdır. Sahip olduğu bilgi ve kabiliyetle o, Farsça şiirdeki ilk büyük mutasavvıf şair Senai’nin (ö. 525/1131) ve ünlü Attar’ın (ö. 618/1221) açtığı çizgide ilerleyerek bu yolun en güçlü siması olmuştur. Mevlâna gerçekte fikirleriyle, şiirdeki tercihleriyle ve aynı zamanda az sayıdaki Türkçe mısraları ve ifadeleriyle Anadolu’daki Türk şiirinin kaynağında yer edinmiştir.

Mevlâna’nın yaşadığı XIII. asırda artık şiir Doğuda insani ve ilahi aşkı merkez edinmiş, Mevlâna ile de en güzel örneğini kazanmıştı. Şiir, Mevlâna’nın ve oğlu Sultan Veled’in tercih ettiği bakış ve tercihle Anadolu’da sultan, bilgin, sufi, müderris, kadı ve benzeri bütün çevrelerce meşgul olunan bir alan hâline gelmiştir. Saraylarda “Emîrü’ş-şu’ârâ” unvanıyla yer alan ve maiyetinde başka şairler bulunan şair kimliği, özellikle Anadolu’da bu tercihlerden sonra pek görülmez olmuştur.

mev1

Şiiriyet anlam, lafız ve ahengi güzelleştirmeyi sağlarken, şiire ait vezin, kafiye ve kalıp engel çıkarır gibi görünmektedir. Mevlâna bu yönde serzenişlerde bulunmakla kalmayıp gerçekte şiiri küçümser ifadeler de kullanmıştır. Fîhi mâ fîh’te “… yanıma gelen şu dostların canları sıkılır korkusuyla şiir söylerim, onunla oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben nerdeyim, şiir nerde? Vallahi şiirden usanmışım ben; bence şiirden beter bir şey yok…” ifadelerine yer vermiştir. Bu ve aşağıdaki ifadeler Konya halkının, kendisinin şiire yönelmesinde etkili olduğunu hatıra getirmektedir: “Bizim ilimizde, bizim toplumumuzda şairlikten daha ayıp bir iş yoktu. O ilde kalsaydık onların tabiatlarına uygun bir ömür sürer, ders vermek, kitaplar meydana getirmek, öğüt vermek, vaaz etmek, zahitlikte bulunmak, ibadetlere koyulmak gibi onların istediği şeylere sarılırdık.” Mevlâna’nın şiirle ilgili olumsuz görülebilecek ifadeleri, bir bakıma arifçe ve şairanedir. İçerik ve amaçtan yoksun bilgiyi ve sufiliği tenkit eden Mevlâna’nın aynı açıdan veya başka yönlerden şiiri, şairliği yermesi anlaşılmaz değildir. Mevlâna’nın Belh’teki, Horasan bölgesindeki geleneğe işaret ederken Konya’da, Anadolu’da yapmadığı şeylermiş gibi sıraladığı hususları, her hâlde kendisinden uzak düşünmek mümkün değildir. Mevlâna düşünceleriyle ve sanatıyla bilgin, arif ve şair kimliklerini şahsında buluşturmuştur.

Mevlâna şiirde gerçek güzelliklerin anlaşılamayacağı korkusunu taşır. Mananın şiire sığamayacağını ve istikametini tıpkı sapanla atılan taş gibi bulamayabileceğini söyler. “Harf kaptır, içindeki mana su gibidir” benzetmesini yapar ve harf suretini mana bahçesine yakıştırmaz. “Şekle aldananlar mücevherlere bürünmüşler, manaya değer verenler mana denizini bulmuşlar.” şeklinde belirttiği iki ayrı tercih ve sonucu, sık sık tekrar eder. Sanatsal meşguliyetin ve zevkin gerçeği unutturabileceğini, yaratıcı ile kul arasında perde olabileceğini bir müzisyenin diliyle hatırlatır. Mesnevî’nin birçok yerinde surette, şekilde kalacak, Hakk’a erişmede engel olacak tavır, düşünce, fiil ve benzeri her şeyi yerer. Yoksa bu değerlendirmenin dışında kalacak bir şiir onun gözünde de güzeldir ve etkileyicidir. Fîhi Mâ Fîh’te şiirlerinin tesirinden de emin olarak şöyle der: “Önceleri şiir söylemeye büyük bir istek duyardım, o vakit şiirlerimde tesirler vardı. Şimdiyse zayıfladı, battı gitti. Fakat gene de şiirlerimde tesirler var.” Mesnevî’de bir münasebetle: “İhsan sahiplerine şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir. Hele denize dalıp da dibinden inciler çıkaran bir şairin şiiri olursa!” diyerek şiirinin değerine işaret eder. Bir şiir için de: “İnci gibi kıymetli mısralarla dolu çok güzel” ifadesine yer verir.”

Mevlâna’nın eserlerinde ilahî aşkın ve yüksek bir vecdin ifadeleri bulunur. Bu duyguları aktarmak için kullanılan kelime, terim ve remizler, okuyucu için tasavvufî izahlara muhtaçtır. Tasavvufi anlayış çerçevesinde aşk, sabır, gayret, tevekkül, ilim, akıl, idrak, hakikat, suret, mana, hicap ve taklit gibi yüzlerce kelime ve terimin izahı, daha önce veya sonra yaşamış mutasavvıf şahısların eserlerinde bulunduğu gibi, bilhassa Mevlâna’nın Mesnevî’sinde mevcuttur. O, insanın dünyadaki sıkıntılarına, dertlerine çözümler sunmakta, ilahi hakikatlerle yolunu, zihnini açmaya çalışmaktadır. Bu sebeple eserleri, aradığını bilenler için büyük bir kaynaktır. Mevlâna çoğu zaman sade bir anlatımla insana, onun hislerine hitap eder. Onun tasavvufu düşüncesi nazari/teorik bir özellikten ziyade tecrübeye ve uygulamaya dayalıdır. Farklılığı ve etkileyiciliği de buradan gelmektedir. Mesnevî’sindeki 280 civarındaki kıssa, temsil ve hikâyesi hep hayata ve güne dair tavsiyelerle başlamakta veya sona ermektedir. Böylece Mevlâna ilmin, irfanın ve şairce duyuşun buluştuğu bir bilge kişi olarak, toplumun gündelik hayatıyla yakından ilgilenmiş ve insan ruhunun problemlerine ikna edici çözümler sunmuştur. Taşıdığı aşk ve istiğrak hâli, onu çevresinden ve gündelik hayattan uzaklaştırmamıştır.

Mevlâna, eserlerinde bilginin ve bilgili olmanın önemine işaret etmektedir: “Beşerden amaç, ilim ve hidayettir”, “Ruh, ilim ve akılla dosttur” “Bilgi Hz. Süleyman iktidarının saltanat mührüdür. Bütün âlem ceset, ilim ruhtur.” “Ey oğul! Bütün dünyayı ağzına kadar ilim ve güzellikle dolu bir testi bil.” Ancak insanoğlu için üstün meziyetler olan akıl ve ilim, kişinin hakikati görmesine de engel olabilir. Bakış ve değerlendirme noktalarında zihindeki akıl, eldeki bilgi kişiyi zafiyete düşürebilir. “Dürüst âşık zekiliği istemez” diye bunu sorgulamaktadır. Mevlâna: “Zekiler bir sanatla yetinmiştir; ahmaklarsa, sanattan onu yapana gitmiştir” izahı ile dikkatleri çeker. Bu tespitler dünya değerleri için aklını kullanan, bildiği bilgilere hayran kalan, hayatın ve âlemin hakikatini aramayı bırakan kişilere yöneliktir.

Aşk kavramı adeta Mevlâna’nın dilinde daha özel bir hüviyete bürünmüştür. Onun binlerce beytinde görülen aşk ve tesirleriyle ilgili mefhumlar özel zihinlere ve gönüllere hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Aşkımız ne hoş! Ne hoş! Ne özlüdür! Ne iyidir! Ne güzeldir! Ey Allah’ım. Dönüşümüz o hayat pınarındandır, el çırpmaktan, neyden ve deflerden değildir. Ey Allah’ım!” İnsanı benlik ve menfaat düşüncesinden uzaklaştırıp, hayatı verimli kılan aşk, gerçek sağlık ve dinçlik kaynağıdır, övgüye layıktır: “Ey sevdası güzel aşkımız, şad ol! Ey bütün hastalıklarımızın hekimi! Ey gurur ve namusumuzun ilacı! Ey Eflatun’umuz! Ey Calinus’umuz!”

Mevlâna’ya göre yaşadığımız fiziki dünyadan ayrı, ancak sonuçta yine ona değer kazandıran düşünce ve bakış alanları vardır. Bu imkânlar yurdunun Mevlâna’nın mısralarındaki adı “gönül”dür: “Bu dünya küptür, gönülse ırmak gibi; bu dünya odadır, gönülse şaşılacak şehir.”; “Topraktan yeşeren gül bahçesi, yok olur; gönülden yeşeren gül bahçesi ne hoştur!” Mevlâna bu beyitleriyle bizzat dünya hayatında yaşayan kişi için daha geniş ve daha imkânlı bir gönül dünyasından söz etmektedir. İşte aranacak olan imkân hemen yanı başımızda bulunan bu gönül dünyasındadır, gönülden bakıştır. İnsanın sahip olduğu bu imkânı nasıl hissedip kullanamadığına ilginç örneklerle dikkat çekmektedir: “Başının tepesinde ekmek dolu bir sepet var, sense kapı kapı ekmek parçası istiyorsun. Başınla ilgilen, dik başlılığı bırak. Git, gönül kapısını çal. Niçin her kapıdasın? Dizine kadar ırmağın içindesin, sense kendinden habersiz bundan şundan su arıyorsun.”

Mevlâna’nın düşünce dünyasında yenileşme ve diriliş, önemli konulardandır. Yenileşemeyen, yenilikler oluşturamayan anlayışlar ve duruşlar eskimeye, değer kaybetmeye mahkûmdur. Ona göre yeni ve yenileşme inançlı kişinin tercihi ve sevdası olmalıdır. Mevlâna: “Eski felekte yeni talih bulmak”tan söz eder, “Eski dünyaya yenilik” çağrısı yapar. Kendisi için de şöyle demektedir: “Eski şeyler satanların sırası geçti. Biz yeni şeyler satanlarız; bu, bizim çarşımızdır.”

Dirilişi, yenilenmeyi ve diriltici olanı aramak gerektiğini anlatır Mevlâna: “Hey! Bu neyle anlaşılır? Dirilişle. Dirilişi ara, diriliş hakkında konuşma.” Mesnevî’de diriliş mimarı Hz. Peygamber’dir. Hakk’a ait olmak üzere “Biz dünyayı onunla diriltiyoruz” ve Hz. Peygamber’in kendi dilinden dünya hakkında “İsa’yım, onu diriltmek için geliyorum” ifadeleri Mesnevî’de yer almaktadır.

Diriliş ve yenilenme rehberi Mevlâna eskide bırakan ve gönle tazelik vermeyen bakışları eleştirmekte, yanlış yöne götüren sözlerden ve tavırlardan, dolayısıyla meşguliyetlerden uzak durmayı öğütlemektedir. Boş ve gereksiz ilgilerden, korkulardan korunup her an yapılması gereken işlerle meşgul olunmalıdır. İçinde bulunulan anı değerlendirmek zorunludur. Bütün bilgiler insanoğluna dünya hayatıyla ilgisini belirlemede ve ölçüsünü oluşturmada yardımcı olmalıdır. Zira bu husus hem fertlerin huzuru, hem de toplumun selameti için önemlidir. Asıl olarak da inançlı insanların her iki dünya saadeti için önemlidir. Mevlâna bu konuda ikna edici olabilmek için dünya mülkünün faniliğini ve değersizliğini anlatan birçok ayet-i kerimeye ve hadis-i şerife beyitlerinde yer verirken, bugün kimi zaman birilerince tenkit konusu yapılan ağır ve ürpertici bazı hikâyelerin hedefi insanın dünya ile ilişkisi üzerine kuruludur. Her türlü başarısızlığın ve huzursuzluğun kaynağı, bu ilişkideki ölçüsüzlüktür.

Dostluk ve arkadaşlık Mevlâna’nın dilinde güzel tavsifler bulur: “Dost ol, sayısız dost gör. Dostun olmazsa yardımsız kalırsın.” “Sen dostun mutluluğuyla sevinirsen bu dünya sana gül bahçesi görünür.”; “Dostlarla beraber olan, hamam ateşinin içinde kalsa da gül bahçesinde sayılır”. Suret-mana, dış görünüş-öz, beden-ruh münasebeti, özün, ruhun anlaşılması ve onlara özen gösterilmesi, Mesnevî’nin özel konularındandır. Sureti, şekli, görünüşü aşmanın zarureti ve yolları sık sık yer alır bu eserde: “Ey surete tapan! Ne zamana kadar surete özen göstereceksin? Senin manasız canın, suretten kurtulmadı gitti”; “Kalemler sureti övmezler. Kitaplarda, kişiler için bilgin ve adil gibi vasıflar belirtilir. Bilgi ve adalet sahibi olmak, hep manadır, onları önde, arkada, zahir mekânda bulamazsın” der.

Mevlâna’nın eserlerinde bazı Gazneli ve Selçuklu sultan ve beyleri örnek ve kudretli kişilikleriyle dikkat çekici şekilde yer almaktadır. Özellikle Gazneli Sultan Mahmut’u ve onun beylerinden Ayaz’ı özel bir konuma yerleştirmiştir. Sultan Mahmut ve Ayaz, cömertlik, sevgi, dostluk, vefa, anlayış, ileri görüşlülük ve maddi değerlere önem vermeme gibi konuların açıklanmasında örnek kahramanları temsil etmektedir. Gerçekte Sultan Mahmut daha önceki asırlarda şairlerin şiirlerinde ve tasavvufi eserlerde özel ve değerli bir yer edinmiş, adeta edebî geleneğin bir konusu hâline gelmişti. Mevlâna’nın Mesnevî’sindeki Sultan Mahmut’la ilgili anlatımları bu durumun en belirgin örneğini teşkil etmektedir denilebilir.

Dünyada Mevlâna’nın hayatı, eserleri, görüşleri ve takipçileriyle ilgili olarak son asırda tespit edilmesi mümkün olmayacak kadar kitap ve makale yayımlanmıştır. Bunlar bazı çalışmalarda bir araya getirilmeye çalışılmıştır: Mehmet Önder-İsmet Binark-Nejat Sefercioğlu, Mevlâna Bibliyografyası, I-II, Ankara, 1973 (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları); Mândânâ Sadîk-Behzâdî, (bâ-hemkârî-i Tâhire Ârvend, Veydâ Bozorg-çemî), Kitâb-şinâsî-i Mevlevî, Çâp-i evvel, Tahran: Merkez-i Neşr-i Dânişgâhî, 1370 hş.; Adnan Karaismailoğlu-Sait Okumuş-Fahrettin Coşguner, Mevlâna Bibliyografyası, Konya, 2006 (Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yay.); Ali Temizel, Mevlâna; Çevresindekiler, Mevlevîlik ve Eserleriyle ilgili Eski Harfli Türkçe Eserler, Konya, 2009 (Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırma Merkezi Yay.).

ADNAN KARAİSMAİLOĞLU

 

HAZRETİ MEVLÂNÂ’NIN ETRAFINDAKİLER

ŞEFİK CAN

Mesnevîhan

 

Büyük veliler güneş manzumesine benzerler; onlar birer güneş gibi etrafa ışık saçarak karanlıkları aydınlatırlar. Etrafında bulunanlar da onların uyduları gibidir.

İşte Hazreti Mevlâna’nın etrafında bulunan o büyük insanlar adeta güneşin etrafındaki uydular gibi O’nu tamamlamakta, O’ndan aldıkları ışıkları da etraflarına saçmakta, bilgisizlik karanlığını aydınlatmaktadırlar. Bu bakımdan Hazreti Mevlâna’yı mütalaa ederken O’nun etrafında bulunan o büyük insanları da ilahi birer uydu olarak kabul etmek, onların da görüşlerinden, fikirlerinden yararlanmak gerekmektedir.

Büyük şair Yahya Kemal merhumun dediği gibi; “Ruh ufuksuz yaşamaz…” İşte Hazreti Mevlâna, önce Şems-i Tebrîzi’de, sonra Selahaddin-i Zerkubî’de, daha sonra Hüsâmeddin Çelebi’de birer ruh ufku buldu. Kendisiyle beraber isimleri geçen diğer bütün velilerle manevi bir bağlantısı vardı. Onlarla aynı görüşleri paylaşmış, aynı duyguları ifade etmişti.

 

SEYYİD BURHANEDDİN MUHAKKIK TİRMİZİ

 

Babasını kaybeden Mevlânâ, içinde büyük boşluk duyuyordu. Çünkü o, yalnız bir baba kaybetmemişti. Bir şeyh, bir mürşid, bir gönül dostu, ilim ve fazilet timsali, bir insan-ı kamil kaybetmişti. Her ne kadar Sultanü’l-Ulema’nın ebedi aleme göç etmesinden sonra, onun müridleri tarafından bir şeyh, bir pir olarak tanınıyor, genç yaşında zamanın büyük alimi sayılıyor, etrafında hayli ilim ve irfan meraklısı toplanıyorsa da, o, kendini babasının yerine koyamıyor, manevi yalnızlığını hissediyordu. Bir sene böyle geldi, geçti. Sultanü’l-Ulema’nın vefatından, bir yıl sonra, halifelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkık, şeyhinin Konya’ya yerleştiğini duymuş ve onu görmek için Konya’ya gelmişti. Çok sevdiği şeyhinin bir sene evvel vefat etmiş olduğunu ve yerine oğlu Celaleddin’in geçtiğini görmüştü. Konya’ya gelen bu Seyyid Burhaneddin kimdi? Bilginlerin sultanı Bahaeddin Veled, Belh şehrinde iken Seyyid Burhaneddin hazretleri de orada idi. Ve Sultanü’l-Ulema’nın müridleri arasına girmişti. Daha Celaleddin Muhammed bir çocuk yaşında iken, onun terbiyesini üzerine almıştı. Seyyid Burhaneddin’in Konya’ya gelişine, Hazreti Mevlânâ çok sevindi. Baba dostu, eski hocasının elini öptü. Belh’de geçen mutlu günleri hatırladılar. Büyük manevi zevk duydular. Seyyid Konya’ya niçin geldiğinin manasını anladı. O, aziz şeyhinin oğlunun eskiden beri mürebbisi iken, şimdi mürşidi olacaktı.

O günden sonra Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’e mürid oldu ve şeyhinin ona talim ettiği Kübreviyye tarikatının evrad ve tesbihine devam etmeğe başladı. Seyyid, önce onu, kırk gün bir odaya kilitlemiş, Mevlânâ’ya halvet yaptırmıştı. Baba dostu, Seyyid Burhaneddin’i bulunca Mevlânâ, manevi yalnızlıktan kurtulmuş, şeyhinin verdiği virdleri aşkla, şevkle okumakta ve tesbihleri çekmekte idi. Mevlânâ her ne kadar, babası ve aynı zamanda hocası olan Sultanü’l-ulema’dan çok şeyler öğrenmişse de Seyyid Burhaneddin Hazretleri, din ve şeriat bilgisini de kuvvetlendirmesi için onun Halep ve Şam’a gitmesini tavsiye etmiş, Mevlânâ da şeyhinin emrine uyarak birkaç derviş arkadaşı ile beraber Halep’e gitmişti. Talebesini ve müridini tahsilini derinleştirmesi için Halep’e gönderince Seyyid Burhaneddin hazretleri Konya’da kalmadı. Kayseri’ye gitti. Bu gidişi muvakkattı. Sevgili müridi Konya’ya dönünce o da Konya’ya gelecekti. Mevlânâ Halep’te iki sene kadar o devrin en meşhur medresesi olan Halaviyye medresesinde kaldı. Ve oranın en tanınmış alimi Kemaleddin İbnü’I-Adim (ölümü 660/1262)’den fıkıh tahsil etti. Hazreti Mevlânâ, Şam ‘da bulunduğu sıralarda tahsilini daha çok derinleştirmişti. Artık Konya’ya dönmesi gerekiyordu. Hazreti Mevlânâ Anadolu’ya dönünce, önce Kayseri’ye uğrayarak, şeyhi Seyyid Burhaneddin’i ziyaret etti. Sonra onunla birlikte Konya’ya geldiler.

Şeyh, durumdan memnundu. Mevlânâ’yı çok değişmiş buldu. Bilgisi, olgunluğu, şeriata bağlılığı bariz bir şekilde dikkati çekiyordu. O gerçekten mürşidlik, babalık vazifesini yapmış, şeyhinin oğlunu, ilmin, imanın yolunda kemale sevk etmişti. Şimdi artık onunla şahsen meşgul oluyor, onu telkinleri ile görüşleri ile daha mükemmel bir hale getirmeğe gayret sarfediyordu. Seyyid hazretleri Mevlânâ’yı yetiştirmek için çok uğraştı. Ona babası Sultanü’l-ulema’nın Maarif adlı eserini tekrar tekrar okuttu. Böylece aylar, yıllar geçti. Her geçen yıl Mevlânâ’yı bir kat daha olgunlaştırdı. Oruç ve çile günleri, geçti. Mevlânâ’yı istediği gibi yetiştirmişti. İçinde vazifesini tamamlayan bir mürşidin iç rahatlığı vardı.

Şam dönüşünde Hazreti Mevlânâ, Kayseri’ye uğrayıp şeyhini Konya’ya getirdiğini biliyoruz. Sipehsalar’a göre Seyyid, Mevlânâ’dan Kayseri’ye gitmek üzere müsaade istediği halde Mevlânâ şeyhinden ayrılmak istememiştir. Burhaneddin Hazreti Mevlânâ’nın isteğine uymayarak Kayseri’ye gitmek istedi ise de, yolda atının ayağı kaydı. Seyyid attan düştü, ayağı incindi. Dönüp Konya’ya gelerek, Mevlânâ’ya neden yolunu bağladığını, gitmesine müsaade etmediğini sordu. Bu soruya karşılık Mevlânâ, “Şeyhim, neden bizi bırakıp gitmek istiyorsun?” sorusunu sordu. Bu soruya karşılık Seyyid, şu cevabı verdi: “Konya’da güçlü bir arslan peyda oldu. Ben de bir arslanım. Aynı şehirde iki arslan bir arada olamaz. Biz artık birbirimizle geçinemeyiz. Ben bu yüzden gitmek istiyorum.” Bunun üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin Tirmizi hazretlerinin ellerini öptükten sonra onu, bir kaç müridi ile birlikte Kayseri’ye uğurlamıştı.

Seyyid Burhaneddin Tirmizi Kayseri’ye geleli daha bir yıl tamamlanmamıştı. O mübarek, ömrünün son günlerini yaşadığını hissediyordu. Bir gün hizmetçisine, sıcak su hazırlamasını söyledi. istediği su hazırlanınca, kalkıp boy abdesti aldı. Sonra, hizmetçisine: “Git, kapıyı sıkıca kapa ve dışarıda gördüklerine ‘Garip Seyyid dünyadan göçtü’ diye sala ver!” dedi. Ve odasının bir köşesine çekilerek şu son duasını yaptı: “Ey büyük Allahım, ey dost, beni kabul et ve canımı al. Beni, benden al. Beni her iki dünyadan da al, göllir. Ben seni istiyorum. Sensiz olan her şeyi benden al.”

Hizmetçi koşarak Sahib Şemseddin’e haber verdi. Seyyid’in ölüm haberi Kayseri’de kısa zamanda duyulmuş, büyük bir kalabalık hücresinin önünde toplanmıştı. Sahib Şemseddin, cenazeyi hazırlatırken Mevlânâ’ya da haber ulaştırdı. Cenaze dua ve tekbirlerle kaldırıldı. Mevlânâ şeyhinin ölüm haberini alınca, büyük bir kedere kapılmış, hemen Kayseri’ye hareket etmişti. Kayseri’ye gelince doğru, Seyyid’in mezarı başına gitmiş, orada saatlerce niyazda bulunmuştu. Sahib Şemseddin, Mevlânâ’ya, şeyhinin kitaplarını teslim etti. Mevlânâ hocasının kitapları ile birlikte üzgün, içi yaralı olarak Konya’ya döndü. Bu kitaplar arasında Seyyid’in Makalat adlı meşhur eseri de vardı. Seyyid Burhaneddin Tirmizi Hazretleri 1241 senesinde vefat etmişti.

 

 

TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN HAZRETLERİ

 

Eflaki Şems’in babasının Melikdad oğlu, Ali olduğunu yazıyor. Tebriz’de doğduğuna göre Azeri Türklerinden olsa gerek. Çok iyi bir tahsil gördüğü, devrinin bütün bilgilerine sahip olduğu Makalat adlı eserindeki sözlerinden belli. Bir yere bağlanıp kalmadığı, çok yer dolaştığı için, ona “Şems-i perende” (Uçan Şems) denmiştir. Kamil bir insan oluşu sebebiyle “Kamil-i Tebrizi” diye de anılır. Şems büyük bir varlıktı. O da Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkı idi. O da çeşitli memleketler dolaşmış, çeşitli alimler, şeyhler görmüş, kendi ifadesine göre hiç birinde aradığını bulamamıştı. Hiç bir kimse onun haline muttali olamamıştı. Hiç kimse, onun sırlarının hakikatini bilememişti.

O devirlerde konuştuğu, tanıştığı, sohbetlerinde bulunduğu, muhtelif yerlerde yaşayan, meşhur şeyhlerin hiç birisinde, Şems, aradığını bulamamış, onlara tam olarak bağlanıp kalamamıştı. O insan-ı kamil, mükemmel, bir mürşid arıyordu. Onun kafasında kusursuz, tam Muhammedi yolda, yaşayan bir sahabe gibi lekesiz, tertemiz bir şeyh mefhumu vardı. Bu yüzden şeyh diye, mürşid diye karşısına çıkan kişilerde kusur görüyor, onlara gönül veremiyordu. Herkesin eline sarıldıkları, saygı gösterdikleri şeyhlerde, İslami yaşayış, İslami ahlak bulamayınca üzülüyor, onlardan uzaklaşıyordu.

Şems menfaat ve gösteriş peşinde koşan şeylerden daima uzak kalmış, ömrü boyunca Mevlânâ’yı görüp tanışıncaya kadar herhangi bir şeyhe bağlanıp kalamamıştı. Muhyiddin-i Arabi hazretleri de dahil bir çok şeyh gören, bir çok ariflerle sohbetlerde bulunan, kendisi de Sipehsalar’ın yazdığı gibi Velilerin sultanı olan Tebrizli Şems hazretleri, Mevlânâ Celaleddin hazretlerini tanıyınca, ondaki hakikati görünce “Ben aradığımı, Hüdavendigarım, Mevlânâ’da gördüm” demiş ve Konya’da kalmıştı.

 

Mevlânâ İle Şems’in Buluşmaları

 

Eflaki, Mevlânâ ile Şems’in Konya’da buluşmalarından önce, Mevlânâ Şam’da iken Şems’le buluştuklarından bahseder: “Bir gün Mevlânâ Şam çarşısında iken, başında külah bulunan siyahlar giymiş bir adamın Mevlânâ’nın elini öperek “Ey manalar aleminin sarrafı, beni bul, beni anla” diyerek kalabalığa karıştığını yazar. Ve bu adamın Şems olduğunu hikaye eder.” Mevlânâ ile buluşmaları hakkındaki rivayetler çeşitlidir. Eflaki’nin rivayetine göre Mevlânâ bir gün, İplikçi medresesinden çıkarak rahvan bir estere binmiş, talebeleri ve müridleri ile beraber gidiyordu. İşte tam bu sırada Tebrizli Şemseddin, Mevlânâ, hazretlerine rastladı.

Halbuki Sipehsalar (Midhat-ı Bahari Tercümesi s.168) Mevlânâ ile Şems’in buluşmalarını şöyle anlatır: “Şemseddin-i Tebrizi Konya’ya gece vakti geldi. Pirinçiler hanına nazil oldu, hanın kapısı önünde oturmak için süslü bir sedir vardı. Ekseriya büyük kişiler o sedire oturuyorlardı. Şems sabahleyin o sedirin üstüne oturdu. Hazreti Mevlânâya velilik nuru ile Şems’in geldiği malum oldu. Hane-i mübareklerinden çıkarak ol tarafa doğru yürüdüler. Yolda halk, Hazret’in elini öpmek için her taraftan ol mübareke yaklaşmağa, yol bulmağa çalışıyorlardı. Hazreti Mevlânâ da bi’l-mukabele hepsini okşayıp gönüllerini hoş ediyordu. O sırada ansızın Şems-i Tebrizi’nin nazarı Mevlânâ’ya tesadüf etti. Rüyasında kendisine haber verilen mübarek zatın, bu zat olduğunu anladı. Hiç bir şey söylemedi.

Bu iki büyük velinin buluşmaları ve birbirlerini Hak dostu olarak sevrneleri, daima sohbetle vakit geçirmeleri, etrafta bulunanlar tarafından iyi karşılanmıyordu. Mevlânâ’nın öğrencileri, müridleri, ileri gelen imamlar, din adamları, hatta ailesinin ferdIeri, Mevlânâ’yı bu kadar tesiri altında bırakan Şems’teki hakikati, aşk ve iman gücünü göremedikleri, sezemedikleri için Tebrizli’ye nefret gözü ile bakıyorlardı. Şems’in Mevlânâ’ya bu kadar yakın oluşu, onu tesiri altına alışını İbtida-name’de Sultan Veled şöyle anlatmakta: “Halk bu bağlılığı, bu vefayı, bu coşkunluğu, bu sevgiyi görünce hasede düştü, herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, büyükler, yüce kişiler, ‘bu ne biçim bir adamdır ki, Mevlânâ’yı bu hale getirdi. Hiç birimiz Şems’de bir hayır görmediğimiz halde Mevlânâ neden onu böyle üstün bir adam olarak tutmada, ağırlamada? Onda ne hal var, ne ilim var, ona nazar ehli dememize, gönül gözünün açık olduğuna hükmetmemize imkan var mı? diye açıkça onun hakkında dedikodu yapmağa başladılar.

Şems işin çığırından çıktığını, herkesin kendisine düşman olduğunu görünce, bir gün ansızın kayboluverdi. Şems, 643 yılı Şevvali’nin 21. günü Konya’yı terk etmişti (15 Şubat 1246). Şems Konya’da tam 15 ay yirmi gün kalmıştı.

 

Şems Hazretlerinin Konya ‘ya İkinci Gelişi

 

Sultan Veled İbtida-name adlı eserinde: Mevlânâ’nın Şems’in gidişinden çok üzüldüğünü, Şems’in gidişine sebep olanların, yüzlerine bile bakmadığını yazıyor. Bunun üzerine sebep olanların yaptıklarına pişman olduklarını, Mevlânâ’nın da onları affettiğini bildiriyor. (İbtida-name, s.45-47) Sultan Veled, Şems’in Konya’dan doğruca Şam’a gittiğini yazıyorsa da Sipehsalar önce Şems’in nereye gittiğinin bilinmediğini bildirmektedir. Bir müddet sonra Şems Mevlânâ’ya Şam’dan bir mektup göndermiş, bu suretle Şems’in Şam’a gittiği anlaşılmıştır. Şems Şam’dan Mevlânâ’ya mektup yazınca, Mevlânâ da ona mektuplar yazdı.

Mevlânâ, Şems’in mektubunu aldıktan sonra Sultan Veled’i çağırdı. Ona bir miktar para vererek “Sen elçi olarak git. Bu paraları ayağına saç. Benim tarafımdan rica et. Kendisine kötü davrananların pişman olduklarını söyle, Iütfetsin, gelsin artık.” dedi. Sultan Veled bu hizmeti canla başla kabul etti. O da babası gibi Şems’e aşıktı. O da babası gibi Şems’in hakikatini görmüş, büyüklüğünü anlamıştı. Sultan Veled Şam seyahatini anlatırken diyor ki: “Yorulmadan, ovalarda koşuyor, dağları bir saman çöpünden bile ehemmiyetsiz görüp aşıyordum. Yoldaki dikenler, bana güller gibi görünmede idi. ”

Eflaki, Sultan Veled’in yirmi kişi ile gittiğini yazıyor. Şam’da Şems hazretlerini buldular. Sultan Veled babasının dediğini yaptı. Paraları ayağına saçtı. Şems paraları görünce, gülümsedi. Muhammed huylu Mevlânâ bizi altınla, gümüşle ne diye oyalıyor? Onun dileği kafi, dedi ve Konya’ya gelmeği kabul etti. Sultan Veled ve arkadaşları, Şam’da bir kaç gün kaldılar. Sema meclisleri kuruldu. İstirahat ettiler sonra Şems hazretlerini yanlarına alarak yola düştüler. Şam kervanı Konya’ya yaklaşınca, Sultan Veled babasına bir müjde gönderdi. Mevlânâ müjdeyi alır almaz, dervişler, beyler ve Mevlânâ’nın adamları Mevlânâ ile beraber karşı çıktılar. 8 Mayıs 1247 günü Şems hazretleri tekrar Konya’yı şereflendirdi. Şems Mevlânâ’yı görünce attan indi, kucaklaştılar. İki mana denizi tekrar birleşti.

 

Şems-i Tebrizi’nin Kayboluşu

 

Şems tekrar Konya’ya geldikten sonra, önce, onun aleyhinde bulunanların hepsi yaptıklarına pişman oldular. Şems de Mevlânâ gibi onların hepsini bağışladı. Çünkü Mevlânâ da, Şems de Muhammed huylu idiler. Malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz Taifte kendini taşlayanları, mübarek ayaklarını kanatanları bile affetmişti. Zaten Şems gelmeden önce Hazreti Mevlânâ da kötülük edenleri, dedikodu yapanları affetmişti. Şems de aynı yolda yürüdü. Kendisiyle uğraşanları hoş gördü. Suçlarını affetti. Sema meclisleri tertip edilmeğe başlandı. Mevlânâ da, Şems de her gün bir yere davet edilmekteydiler. Fakat, sema neşe ve şevkle geçen günler de uzun müddet devam etmedi. Yine kin ve nefret uyandı. Şems aleyhinde, yine dedikodular başladı. Yalanlar, fitneler yine aldı yürüdü. Bu defaki fitne daha şiddetliydi. Onu Konya’ya tekrar geldiğine pişman etmişlerdi. Makalat’ında şöyle dert yanıyor: “O kadar zahmet çektim. Bu son yolculuk beni o kadar yordu ki, yorgunluğum iki yılda çıkmaz. Yollara düştüm. Öyle zahmetlere katlandım ki şu Konya’yı altınla doldursalar, yine gözümde yok, bu cefalar çekilemez. Fakat Mevlânâ’nın sevgisi üstün geldi de bu sıkıntıya katlandım.” (Makalat s.26)

Cenab-ı Şems, kendini çekemeyen, kötü niyetli kişilerin davranışlarını dedikodularını, iyi huylu olduğu için kendi içine gömüyor, Mevlânâ’ya açmıyordu. Şems’in çok sevdiği karısı Kimya da evlendiklerinden pek az zaman sonra vefa etmişti. Ne kadar üstün bir varlık olursa olsun, Şems de insandı. Bir taraftan sevdiği karısının vefatı, bir taraftan dedikodular onu çok sarsmıştı. Küfür ve tehdidIere artık dayanacak hali kalmamıştı. Mevlânâ’ya olan bağlılığı, Mevlânâ da gördüğü hakikat onu yaşatıyordu. O, Sultan Veled’e bir kaç defa “Ben bu sefer öyle bir gidiş gideceğim, izimi kimse bulamayacak yahud onu bir düşmanı öldürdü diyecekler” diye söylediği gerçekleşti. 1247 senesinin Aralık ayının perşembe günü Şems hazretleri ortadan kayboldu.

Sipehsalar’ın yazdığına göre, Şems’in ortadan kaybolduğu sabah Hazreti Mevlânâ medreseye gelip de Şems’i odasında bulamayınca çok mahzun oldu. Hemen Sultan Veled’in yattığı yere gitti: “Bahaeddin, ne yatıyorsun! Kalk, şeyhini ara. Yine can burnumuz, onun latif kokusundan mahrum kaldı.” diye seslendi. (Sipehsalar Tercümesi, s.179) Şems gerçekten “Öyle bir gidiş gideceğim ki kimse bulamayacak” dediği gibi kayıplara mı karıştı? Dönülmez bir seyahata mı çıktı? Yoksa şehid mi edildi? Doğrusunu Allah bilir. Yine Eftaki’nin rivayetleri üzerinde durulunca, bu rivayetlerden şöyle bir netice çıkarılabilir: Şems, Hazreti Mevlânâ’nın yanında iken dışarı çağrılmış, fakat bir daha Mevlânâ’nın yanına geri dönmemiş ve ortalıkta görülmemiş. Onu çağıranlar onu alıp götürdüler mi? Öldürdüler mi? Onun Konya’dan başka bir yere gitmesini mi sağladılar? Acaba, Şems, evvelce, gittiği Şam’a mı gitti? Bütün bunlar kat’i olarak bilinmemektedir. Bilinen bir hakikat varsa, o da Mevlânâ’nın Şems’in şehid edilmesini bilmediğidir. Bu faciayı Mevlânâ’ya duyurmadılar mı? Yahud böyle bir facia vuku bulmadı mı?

 

Şems Hazretlerinin Kayboluşundan Sonra Hazreti Mevlânâ’nın Hali

 

Sultan Veled, Şems’ten sonra Mevlânâ’nın halini şöyle anlatır: “Şeyh, onun ayrılığından sonra adeta deli oldu. Fetva veren şeyh, aşkla şair kesildi. Zahiddi, meyhaneci oldu. Fakat üzümden yapılan şarabı içip satan meyhaneci değil, nura mensup olan can, nur şarabından başka bir şeyi içmez. (İbtida-name, s.53) Mevlânâ, gece gündüz sema etmede, ağlayışını, feryadını küçük, büyük herkes işitmedeydi. Eline geçen altını, gümüşü çalgıcılara veriyor. Nesi varsa bağışlıyordu. Şems’i gördüm diyenlere, parası yoksa, üstündeki elbiseyi bağışlıyordu.

Sultan Veled’in İbtidaname’de yazdığına göre, Hazreti Mevlânâ bir kaç sene sonra müridleri ile beraber tekrar Şam’a gitti. Aylarca orada kaldı. Bütün araştırmalarına rağmen Şems’i bulamayınca, ümidini kesti. Onun öldürüldüğüne dair dedikoduları da duymuştu. Oğlu Alaeddin Çelebi’nin de bu işte parmağı olduğunu artık biliyordu. Sevgi ve hasret şiirleriyle duygularını ifade etmekle avunuyordu.

 

Şems mi Mürşid, Mevlânâ mı?

 

Birbirlerinde bulunan hakikatleri gören, birbirlerine hayran olan bu iki büyük veliden hangisi üstündür, büyüktür? İlahi aşkta fani olan velileri, birbirleri ile mukayese etmek hatadır. Bütün beşeri kirliliklerden arınmış, nefsani arzulardan kurtulmuş, Hakk’ın tecellisine mazhar olmuş, vahdet deryasına daImış, yok olmuş bu yüce varlıklar, birbirlerinden üstün görülemezler. Tozlardan, paslardan temizlenmiş, çeşitli aynalarda parlayan güneşin nuru, aynı nur değil midir? Bunlar birbirinden ayırdedilebilir mi?

Hazreti Mevlânâ; gönlü hasret ateşiyle yana yana Şam’da Hazreti Şems’i ararken, Mevlânâ’nın ilmine, irfanına, aşkına hayran olan, nuruyla gözleri kamaşan Şam’ın arifleri, nasıl oluyor da; bir mürşid, mürşid arıyor? diye düşünmüşlerdi. Mevlânâ Şems’i aradığı gibi, Şems de vaktiyle Mevlânâ’yı aramıştı. Şems de dolaştığı şehirlerde; meşhur şeyhlerin, mürşidlerin hiç birisinde aradığını bulamamış; Mevlânâ’yı bulunca; “Memleketten çıkalı Mevlânâ’dan başka şeyh görmedim. Ben aradığımı hudavendigarım Mevlânâ’da buldum” demişti. Bunlar birbirlerinde ne gördüler? Ne buldular? Bunlar, birbirlerine ayna oldular. Bunlar, şeyhlik, mürşidlik, halifelik, müridlik makamlarının ötesine geçtiler de birbirlerinde bulunanı gördüler. Bu sebeple bunlardan herhangi birisini ötekinin mürşidi sanmak, evvelce de arzedildiği gibi boş bir düşüncedir. Yersiz, lüzumsuz bir fikre kapılmaktır.

Eğer, insanlar, Mevlânâ ile Şems gibi, birbirlerinde bulunanı, birbirlerinin hakikatini görebilselerdi, dünya cennet olurdu. İnsanlar daimi bir barış halinde yaşarlardı, harpler ortadan kalkar, bütün dünyada silah fabrikaları kapatılır, Afrika’da şurada, burada açlık çeken insanlar bulunmazdı. Dünya refah içinde yaşardı. Hazreti Mevlânâ: “Şu dünyada gördüğümüz tenlerimiz, vücutlarımız, bizim gölgelerimizdir. Biz aslında bu gölgelerin üstesinde yaşıyoruz” diye buyurmaktadır. İşte Mevlânâ ile Şems birbirlerinin, maddi varlıklarının ötesinde bulunanı gördüler, onu sevdiler.

 

Şems’in Eseri ve Şems’e İsnad Edilen Eserler

 

Şems’in toplantılarda yaptığı sohbetlerden derlenmiş Makalat adlı bir kitabı vardır. Bu kitabı, kendisi yazmamıştır. Konuşmaları sırasında müridleri tarafından not edilmiştir. Çeşitli konuları ihtiva etmektedir. Türkçeye de Nuri Gençosman tarafından tercüme edilmiş bulunan bu kitap, son derece tertipsiz, karışık, kesik cümlelerle yazılmış olmasına rağmen çok önemlidir. Çünkü bu kitap vasıtasıyla Şems’in kişiliği, ilmi, irfanı anlaşılmaktadır. Bu kitap bir ansiklopedi gibi her konuyu özlü olarak anlatmaktadır. Sohbet esnasında, ortaya atılan mevzularla, Şems’e sorulan suallere verilen cevaplarla, Şems’in felsefeye, kelam ilmine, tarihe, edebiyata, şiire, hadis ilmine, tefsire, her şeye vakıf olduğu görülmektedir. Bu kitapta sufiliğe, şeyhlere, mürşidlere, müridlere dair çok ince görüşler, güzel mutalaalar vardır. Yine bu kitapta, Şems’in Mevlânâ’da gördüğü hakikat gün gibi açığa vurulmakta ve onun üstünlüğü, büyüklüğü belirtilmektedir. Nesir halinde yazılmış bu eserde Arapça ve Farsça bazı manalı şiirlere de rastlanmaktadır.

Mevlânâ’nın Mesnevi’si ile, Şems’in Makalat’ı arasında çok kuvvetli bağlantılar olduğunu Profesör Firuzanfer Mevlânâ Celaleddin eserinin 89. sayfasında ileri sürmektedir. Mevlânâ’nın Makalat’ta geçen bazı hikayelerin konusunu Mesnevi’de açıkladığını yazmaktadır. Firuzanfer’e göre: “Eğer Şems’in sözleri not edenlerin hatalarından, noksan not etmelerinden ötürü Makalat’ın bazı kısımlarının eksikliği, irtibatsızlığı olmasaydı, bu eser sufiyane yazılmış nesirlerin en güzellerinden biri sayılırdı.” Şems’e Esma-i Hüsna Şerhi, bir de Merğubu’l-kulub diye bir iki eser daha, isnad ederlerse de bu kitapların Şems’e aid olmadıkları yazıldıkları tarihlerden anlaşılmaktadır.

 

Hazreti Mevlânâ’nın Hayatında Sükün Devri

 

Hazreti Mevlânâ, Şems’in yaşadığından ümidini kesmiş, artık onu, aramaktan vaz geçmişti. Şems’i, artık, ne Şam’da, ne de başka yerde bulamayacağını anlamış da, Sultan Veled’in dediği gibi onu, kendi gönlünde, kendisinde bulmuştu. Bulmuştu ama, hala, gözleri Şems misillü bir gönül dostu arıyordu. Mevlânâ’nın etrafında ailesi, oğulları, dostları, talebeleri, müridleri bulunduğu halde içinde bir boşluk duyuyor, adeta kendisini yalnız hissediyordu.

Muhakkak ki insanın en büyük dostu Allah’tır. Cenab-ı Hak “Nerede olursan ol, ben seninle beraberim.”(57/4) diye buyurmuyor mu? Mevlânâ da bir şiirinde bu hakikati şöyle ifade eder:

“Burada gizli birisi var, Kendini yalnız sanrna”

Fakat Mevlânâ’nın bu duyguyu paylaşan, kendinde bulunanı, kendine hissettiren Şems gibi bir Hak dostuna, bir can aynasına, bir ruh ufkuna ihtiyacı vardı.. Bu yüzden huzura ve sükuna kavuşamıyordu. Mevlânâ’ya, Şemsden sonra, gönül dostu, can aynası Konyalı Selahaddin hazretleri oldu, Bu hemdem, bu gönül dostu ile Mevlânâ manevi yalnızlıktan kurtuldu. Huzura, sükuna kavuştu.”

 

 

KONYALI KUYUMCU ŞEYH SELAHADDİN

 

Selahaddin Feridun, Konya köylerinden birinde doğmuştu. Babasının adı Yağı Basan idi. Köyleri Beyşehir gölü civarında olduğu için, bu aile balıkçılıkla geçinirdi. Selahaddin Konya’ya gelip yerleşmiş, orada kuyumculuk sanatını öğrenmiş, bir dükkan açmış, çalışıyor, rızkını temin ediyordu. Dindar ve faziletli bir kişi olan Selahaddin, Mevlânâ’nın babasının aziz dostu ve halifesi Seyyid Burhaeddin’e intisap etmiş, ahlakı, hulusu ve ibadete düşkünlüğü ile sufilik yolunda hayli ilerlemiş ve şeyhi Seyyid Burhaneddin’den hilafet alarak, şeyhlik makamına yükselmişti. Şeyhi, bu temiz kişiyi, bu Hak aşıkını çok severdi. Gerçekten de Selahaddin ümmi yani hiç okuma yazma bilmiyordu, ama muttaki, ibadetine çok düşkün, çok nurlu bir mümindi. İlahı aşka gönlünü vermiş, bir çok haller elde etmişti. Selahaddin-i Zerkubi yani Kuyumcu Selahaddin, şeyhi Seyyid Burhaneddin Kayseri’ye gidince, köyüne dönmüş, orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu.

Bir cuma günü Konya’ya gelmişti. Cuma namazı kılmak için, Ebu’I-Fazl Camii’ne girdi. Namazdan sonra Mevlânâ vaaza başladı. Mevlânâ çok heyecanlı, çok güzel konuşuyordu. Mevlânâ o günkü vaazında, şeyhi Seyyid Burhaneddin’in hallerinden, faziletinden, aşkından bahsediyordu. Kuyumcu Selahaddin can kulağı ile Mevlânâ’yı dinlerken, birden bire Mevlânâ’nın zatında, büyük bir nur gibi şeyhi Seyyid Burhaneddin’i gördü. Sanki, Mevlânâ gitmiş, yerine Seyyid Burhaneddin gelmiş, oturmuş, heyecanlı, güzel sözler söylüyordu. Selahaddin hazretleri, kendine hakim olamadı, ayağa kalktı, deli gibi feryad ederek Mevlânâ’ya doğru koştu. Mevlânâ’nın vaaz ettiği kürsünün altına geldi. Mevlânâ’nın ayaklarına kapandı. Bu vaka, Seyyid Burhanüddin’in ölüm tarihi olan 1241’den sonra ve Şems’in Konya’ya geliş tarihi olan 1244’ten öncedir.

Selahaddin-i Zerkubi, Hazreti Mevlânâ’yı çok seviyordu. Ona derin hürmeti vardı. Çünkü her ikisi de aynı şeyhten Burhaneddin-i Tirmizi’den feyz almışlardı. Her ikisi de aynı tarikatta Kübreviyye tarikatında idiler. Her ikisi de Hak’ta fani olmuşlardı. Mevlânâ da, Şeyh Selahaddin’i çok seviyordu. Ona lütuflarda bulunmaktan geri kalmıyordu. Fakat Mevlânâ ilk zamanlarda Selahaddin’den daha kuvvetli bir gönül dostu ile meşgul olduğundan, onunla pek ilgilenmiyordu, Şems’i bulmaktan ümidini kesince, bütün kalbiyle, bütün himmetiyle Selahaddin’e yöneldi. Onu, kendi yerine halife, şeyh olarak seçti. Dostlarını, müridlerini ona tabi olmağa çağırdı. Mevlânâ, kendisinden el almak isteyen kimselerle, talibleriyle kendisi uğraşmıyordu. Şems ile buluştuktan sonra bu vazifeyi seçilmiş dostlarından, kamil bir şeyhe havale ediyordu. Selahaddin hazretleri’ne şeyhlik görevi verdiği zaman da aynı yolu tutmuştu. Üstelik, bu yeni gönül dostunda, bu kuyumcu şeyhte, Şems’in nurunu görüyor, onu Şems yerine koyuyordu.

Mevlânâ, bu ümmi ihtiyar kuyumcuda, Şems’in nurunu gördükten sonra ona çok bağlanmıştı. Eflaki’nin yazdığına göre Mevlânâ, kendisini sevenlere: “Selahaddin’in yanında Şems’ten, Hüsameddin’in yanında da Selahaddin’den bahs açmayın, bunların aralarında bir fark yoktur amma, bu iş edebe sığmaz. Erenlerde, ilahı kıskançlık vardır”, derdi. Selahaddin hazretlerinin de Mevlânâ’ya karşı bağlılığı. sonsuzdu. Bir gün Mevlânâ’ya “İçimde nur kaynakları varmış da haberim yokmuş. Sen onları keşf ettin, coşturdun. “demişti. Sipehsalar’ın yazdığına göre (s.181) bir gün Mevlânâ, Selahaddin’in kuyumcu dükkanının önünden geçerken, onun ahenkli çekiç vuruşundan heyecanlanmış, cezbe- lenmiş, hemen orada sema etmeğe başlamış, Selahaddin de onun bu halini görüp, çekiç altındaki altının ezilip zayi olacağını düşünmeden vurmaya devam etmişti.

 

Konyalılar, Mevlânâ’nın Kuyumcu Selahaddin’e

Gösterdiği Sevgiyi, Saygıyı Çekemediler

 

İlahi aşktan nasipsiz olanlar, ibadetle, riyazet ile, heva ve heveslerini: yenemeyenler, Şems’i çekemedikleri gibi şimdi de Kuyumcu Selahaddin’i çekemiyorlardı. Çünki Mevlânâ, Şems kaybolduktan sonra, bu kuyumcuyu, kendine hemdem, Hak dostu seçmiş, onlara Selahaddin’i şeyh tanıyarak ona uymalarını istemişti. Sultan Veled’in İbtida-name’sinden başka hiç bir kitap, bu hali gereği gibi açıklamamıştır: Firuzanfer’in Mevlânâ’nın hayatına dair yazdığı kitabın 129. sayfasından itibaren İbtida-name’den alınan bazı beyitlerin tercümesini aynen buraya koydum: “İnkarcılar diyorlardı ki: Birinden kurtulduk, (yani Şems’ten) daha beterine çattık. Önceki nurdu, bu ise kıvılcım. Şems’in sözü dinlenirdi. Anlatışı güzeldi. Faziletli, bilgili bir kişi idi. Çok anlamlı sözler yazdırırdı. Keşke Mevlânâ’ya o hemdem olarak kalsaydı.

Sultan Veled’in yazdığına göre, Selahaddin’deki imanı, aşkı ve manevi üstünlüğü görereneyen Konyalılar, bu faziletli kuyumcuyu ortadan kaldırmaya karar verdiler. “Bu karar, her hakikat yolunu görenlerin, gözünün nuru ve çerağı olan şah Selahaddin’in kulağına kadar geldi. Hazret, bu kararı duyunca, latif ve manalı bir surette gülerek buyurdu ki: O körlerin, o imansızların, o kaba görüşün, Hakk’ın emri olmadıkça bir saman çöpünün bile yerinden kımıldamayacağını bilecek kadar olsun Hak’tan haberleri yoktur. Hakk’ın emri olmadan, beni öldürmeğe, benim kanımı dökmeğe, kanımla bulanmağa kim kalkışabilir?” (Sultan Veled, İbtida-name)

 

Mevlânâ’nın Selahaddin’e Olan Bağlılığı

 

Mevlânâ, Şems’in yerine koyduğu bu Hak dostuna, bu gönül aynasına kendisi çok bağlandığı gibi, gerçek müridleri de, oğulları da, Selahaddin’i manevi bir baba yerine koyarak marifet yolunda ona uyuyorlardı. Hazreti Mevlânâ’nın bu kadar gönül verdiği kuyumcu Selahaddin ümmi, hiç okumamış bir kişi olmakla beraber büyük bir arifti, büyük bir veliydi. Zaten Hazreti Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkının gönül verdiği, sevdiği, kendisine hemden seçtiği her insan muhakkak velidir, muhakkak insan-ı kamildir. Ne yazık ki Konyalılar bu Hak dostlarını gereği gibi anlayamadılar.

Şeyh Selahaddin çok sakin, temkinli bir insandı. Aşırı derecede ibadete düşkün, riyazatla kendisini ezen, zayıf düşüren bir kişi olarak bilinmektedir. İbadet ve riyazatın onun iradesini kuvvetlendirdiğini de, kendisini öldürmek isteyenlerin kararlarını soğukkanlılıkla karşılaması, hiç korkmaması ve telaş göstermemesinden belli olmaktadır. Sultan Veled hazretleri, onun temkinini ve irşaddaki kudretini şöyle anlatmaktadır:

“Mevlânâ’nın coşkunluğu, onun sayesinde yatıştı. Onun irşadı başka bir çeşitti. Tesiri herkesten fazlaydı. Erenlerden yıllarca müddette elde edilen şey, ondan bir anda, bir nefeste elde edilirdi. Dilsiz, dudaksız sırlar söylerdi. İnsanın gönlüne seslenir gibi kulaklar bir harf duymadan, bir ses işitmeden faydalanırdı. Sözleri gönülden gönüle sessiz sadasız girerdi.” Selahaddin-i Zerkubi hazretlerinin halini, manevi büyüklüğünü anlamayanlar, Hazreti Mevlânâ’nın kuyumcuya karşı duyduğu saygı ve sevgiyi her vesile ile görünce yaptıkları dedikodulardan utandılar, hasetliklerinden pişman oldular. Zaten bu aleyhte bulunanlar, sohbetlere de gelmedikIeri için hüsran içindeydiler. Nihayet dayanamadılar, yine hep birden bir karara vardılar. Şeyh Selahaddin’e ve Hazreti Mevlânâ’ya ayrı ayrı baş vurdular, üzüntülerini, pişman olduklarını söylediler, ağladılar, yalvardılar, tevbe ettiler ve affedildiler. Artık dedikodular durdu, çekiştirmeler son buldu. Artık sema meclisleri tertip ediliyor, aşk ve neşe içinde vakit geçiriliyordu. Bu sıralarda Hazreti Mevlânâ Selahaddin’in kızı Fatıma Hatun’u, Sultan Veled ile evlendirdi.

Hazreti Mevlânâ, çok sevdiği, hemdemi, halifesi, Selahaddin’in kızını oğluna almakla çok sevinmişti. Sultan Veled, babasının Şeyh Selahaddin’le on sene zevk ve şevk içinde yaşadıklarını, Konya halkının her ikisinden de manen faydalandığını, on yıl sonra Selahaddin’in hastalandığını, vefat ettiğini yazar. Şeyh Selahaddin 1258 yılının Aralık ayının 29. günü vefat etmişti. Hazreti Mevlânâ, sevgili dostunun zahiri ölümlerinden çok mütessir oldular. Bütün Konyanın ileri gelenleri ile birlikte cenazesini uğurladılar.

Hazreti Selahaddin, vefatı zamanının yaklaştığını hissedince; “Benim için sakın ağlamayın. Bugün benim en mutlu günümdür. Çünki bugün ben, sevgilime kavuşuyorum. Cenazemi, davullar, kudümler, defler çalarak neşeli, sevinçli bir halde ellerinizi çırpa çırpa kaldırınız. Beni mezarıma kadar sema ederek götürün” (İbtida- name, s.108) diye vasiyyette bulunmuştu. Mevlânâ, sohbet arkadaşının, gönül dostunun vasiyyetini tamamiyle yerine getirdi: Şeyh Selahaddin hazretlerinin cenazesi, davullar, kudümler, defler çalınarak, güzel sesle ilahiler söylenerek kaldırıldı. Cenaze bu coşkunlukla götürülürken Mevlânâ da, baş açık sema ediyordu. Şeyh Selahaddin, Sultanü’l-ulema’nın yanına defnedildi. O gün Hicretin 657 senesinin Muharrem ayının birinci günüydü. Bu tarih, Miladi 1255’e tekabül etmektedir. Hayatta iken de, ölümünden sonra da Hazreti Mevlânâ, Kuyumcu’ya olan bağlılığını daima göstermiştir. Yalnız Selahaddin’le değil, onun ailesi efradı ile de meşgul olmuştur. Nitekim, Selahaddin’in kızı Fatıma Hatun yazı yazmayı, Kur’an okumayı Mevlânâ’dan öğrenmiştir.

 

 

ÇELEBİ HÜSAMEDDİN HAZRETLERİ

 

Kuyumcu Selahaddin hazretlerinin vefatından sonra, Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ hazretlerine hem-dem ve halife oldu. Sipehsalar’ın “İlahi nurIarın mazharı, hakikat ve marifet sırlarını öğreten, tam şeri’at yolunda olan velilerin iftihar ettikleri büyük bir varlık” olarak tavsif ettiği Çelebi Hüsameddin hazretleri’nin aslen Urumiyeli olan ailesi Konya’ya muhacir olarak gelmişler ve bu şehre yerleşmişlerdi. Çelebi Hüsameddin’de 1225 yılında Konya’da doğmuştu. Mevlânâ’nın neslinden gelenlere verilen Çelebi adı ile, Hüsameddin’in Mevlânâ’nın kanından gelmiş bir kişi olduğu sanılmamalıdır. Buradaki “Çelebi”, efendi, kibar, nazik bir insan manasına kullanılan bir kelime olup halkın sevdiği kişilere verdiği bir lakaptır.

Hüsameddin’in, “Çelebi” lakabından başka “Ahi Türkoğlu” ünvanı da vardır. Çelebi Hüsameddin’in adı, Hüsameddin Hasan’dır. Babasının adı Muhammed, onun babasının adı da Hasan’dır. Çelebi Hüsameddin’in dedesi, büyük velilerden olup 1107 senesinde Bağdat’ta vefat eden ve aslen Kürt olan Şeyh Taceddin Ebu’I-Vefa hazretleridir. Bu büyük veli ümmi, yani anadan doğma cahil bir kişi olduğu halde arif bir zat idi. Hüsameddin’in babası Konya ve havalisinde yurt edinmiş olan Ahi’lerin başkanı olduğundan kendisini” Ahi-Türk” diye çağırırlardı ve Hüsameddin’e “Ahi Türkoğlu” denirdi.

Çelebi Hüsameddin’in babası vefat edince, onu, babasının yerine reis yapmak istediler. Fakat şöhretin, zenginliğin, mevkiin insana birşey kazandırmadığını idrak eden bu büyük insan, kendisine uyan, kendisini reis yapmak isteyen bütün adamlarını aldı, Hazreti Mevlânâ’ya gitti. Hazreti Mevlânâ’nın eşiğine baş koydu. Çelebi Hüsameddin, adamlarından her birinin kazançlarıyla, işleri ile sanatları ile uğraşmalarını ve kendisine düşen payı getirmelerini istemiş, kendisi, nesi varsa hepsini Mevlânâ’ya bağışlamıştı. Öyle ki, hiçbir şeyi kalmadı, hatta bu yüzden lalası: “Hiçbir geçim vasıtası ve mülk kalmadı” diye ona ta’rizde bulundu, o da evin eşyasını satmalarını emretti. Bir kaç gün sonra evde hizmette bulunan adamlar geldiler: “Artık bizden başka birşey kalmadı” dediler. Bunun üzerine Çelebi Hüsameddin hazretleri: “Allah’a hamd olsun. Peygamberimizin sünnetine hiç değilse zahiren uymamız müyesser oldu. Sizi de Allah’ın rızasını kazanmak için ve Mevlânâ’nın aşkı ile hepinizi azad ettim, hepiniz kendi işinize gidiniz.” dedi.

 

Mevlânâ’nın Hüsameddin’e Olan Bağlılığı

 

Çok cömert olan, herşeyini Mevlânâ’ya feda eden bu büyük Hak aşığı Mevlânâ’ya ne kadar bağlı ise, Mevlânâ da ona o kadar bağlı idi. Bir toplantıda Çelebi Hüsameddin hazretleri bulunmazsa, Mevlânâ’nın neşelenmesine imkan yoktu. Mevlânâ eline ne geçerse bir puluna bile dokunmadan, hepsini Çelebi’ye gönderir, o da herkesin istihkakı neyse onları dağıtırdı. Bir gün Emir Taceddin Mu’tezi Horasan, Aksaray’dan Hazreti Mevlânâ’ya epeyce bir para göndermiş, dervişlere ziyafet verilmesini, sema’ meclisi tertib edilmesini ve kendisine de dua edilmesini rica etmişti. Mevlânâ, kendisine gönderilen bu paranın hepsini Çelebi Hüsameddin’e verince oğlu Sultan Veled’in canı sıkılmış: “Evde hiçbir şey yok, ne gelirse hepsini Çelebi’ye gönderiyorsun. Biz ne yapacağız?” diye sızlanınca, Hazreti Mevlânâ oğluna: “Bahaeddin valIahi, billahi, tillahi yüzlerce olgun zahid açlıktan ölüm haline gelse, bizde de tek bir ekmek bulunsa onu da yine Çelebi’ye göndeririz.” demişti. Böylece Çelebi’nin ne kadar güvenilir, merhametli, ne kadar yoksulları düşünen bir kimse olduğunu Veled Çelebi’ye hatırlatmak istemişti.

Gerçekten de Çelebi Hüsameddin hazretleri öyle asil ruhlu, öyle mükemmel bir insan idi ki, Mevlânâ hiçbir halifesine, Çelebi’ye gösterdiği sevgiyi ve iltifatı göstermemişti. Onu o kadar büyük tutardı ki, gören Hüsameddin Çelebi’yi Mevlânâ’nın şeyhi sanırdı. Nitekim Mevlânâ’nın, Mesnevi’de yeri geldikçe Çelebi Hüsameddin hazretleri hakkında kullandığı yüceItici sözler, sevgi ifadeleri insanı şaşırtır. Yedi asır önce bu iki insan-ı kamilde tecelli eden ilahi nur, sevgi nuru, onları nasıl hayran bırakmışsa, asırları aşarak gelen o mübarek nur, Mevlânâ’yı ve eserlerini seven biz naçiz kulların da gönlünü aydınlatmada, onlara karşı duyduğumuz hayranlığı arttırmaktadır. Eğer Çelebi Hüsameddin hazretlerini, Hazreti Mevlânâ Hak dostu edinmeseydi, ondaki hakikati görmeseydi, o hakikata gönül vermeseydi, bugün, insanlık Mesnevi-i Şerif gibi eşsiz bir eserden mahrum kalırdı.

 

 

MUHYİDDİN-İ ARABİ (İBN’ÜL ARABİ) HAZRETLERİ

 

İslam aleminde yetişmiş en büyük mutasavvıflardan sayılan Muhyiddin-i Arabi (1164-1241) Hazretleri de Mevlânâ’nın çağdaşıdır. Mevlânâ’yı seven ve Mevlânâ tarafından da sevilen büyük veli Konyalı Sadreddin Hazretleri de İbn-i Arabi’nin üveyoğlu olup onun namına kurulan Ekberiyye Tarikatı’nın mümessili idi. Bu bakımdan İbn-i Arabi Hazretlerinden kısaca bahsetmemiz faydalı olacaktır.

Büyük veliler ilhamı aynı kaynaktan aldıkları için, fikirleri birbirine ters düşmez. Sadece meşreplerine göre aynı hakikati başka başka şekilde açıklarlar. Velileri, birbiri ile mukayese etmek, herhangi birisinde, aklımızın ermediği bir hususu kusur sayarak onu aşağılamak, sevdiğimiz bir veliyi de göklere çıkarmak insafa sığmayacağı gibi, Mevlânâ’nın da yolu değildir. Çünkü Mevlânâ’nın yolu sevgi yoludur, müsamaha yoludur. Mevlânâ’yı seven bütün velileri, hatta bütün insanları sevecektir ve bilhassa velilerde bir kusur aramayacaktır. Elbette meşrep ve ifade tarzı bakımından veliler arasında fark bulunabilir. Fakat veliler birbirinden fikir alış verişinde bulunurlar. Şems-i Tebrizi Hazretleri, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden bahsederken Hazreti Mevlânâ’ya diyor ki: “Ondan iyice faydalar elde ettim. Amma sizden elde ettiğim faydalara hiç benzemez. İnci bülbül nerede? Çakıl taşı nerede? (Mevlânâ Celaleddın, Gölpınarlı, s. 52)

Sayın Prof. Annemarie Schimmel de bir bildirisinde: “İbn-i Arabi’nin üvey oğlu Sadreddin Konevi, Mevlânâ’nın dostu idi. Böylece İbn-i Arabi’nin bazı ana fikirleri, Mevlânâ’nın eserlerine sirayet etmiş olabilir. Halbuki Mevlânâ’nın eserleri bin bir renk ifade eden büyük bir halıya benziyor. Ondördüncü asrın ortasına kadar, İslam Tasavvufunda ne gibi ceryanlar zuhur etmişse de onların aksini Mesnevi’de görmek kabildir. (Mevlânâ ve Yaşamak Sevinci, s.74, Konya Turizm Derneği, 1978) Demek ki Tasavvuf ilminde, en ileri olan bu iki veli, birbirlerinden haberdardır. Bunları nasıl birbirlerinden ayrı sayabiliriz ki. Fikirlerinden ötürü Muhyiddin-i Arabi’ye saldıranlar, aynı fikri taşıdığı için Mevlânâ’ya da saldırmışlardır. (İsmail Fenni, Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, 1928, s. 114)

Şimdi İbn-i Arabi ile Mevlânâ’nın görüşleri arasındaki birliği, birbirlerine benzeyen ve benzemeyen taraflarını kısaca gözden geçirelim: “İbn-i Arabi’nin yolu bilgiye, yorumlamaya dayanıyordu. Halbuki Mevlânâ’nın yolu aşk ve cezbe yolu idi” diye düşünenler ve yazanlar var. Sanıldığı gibi İbn-i Arabi eğer bilgi yolunu tutsaydı, çok büyük bir bilgin, bir allame olurdu amma, Şeyh-i Ekber olamazdı. Nasıl ki Mevlânâ zamanının ilimlerini babası kadar bildiği halde, Sultanü’l-ulema olmadı da, Sultanü’l-aşikîn olduysa, İbn-i Arabi de, yalnız akıl yolunda yürüse, aklına güvenle bir İbn-i Rüşd olurdu, amma İbn-i Arabi olamazdı. Aslında Muhyiddin-i Arabi de, Mevlânâ Hazretleri gibi aklın mahsulü olan bilgiyi çok gerilere atmıştır. O da Mevlânâ gibi iman yolunda, aklı kurban etmiştir de gönül yolunda, keşf ve ilham yolunda yürüyerek Şeyh-i Ekber olmuştur.

Felsefe ve filozoflara değer vermeyen Mevlânâ’dan bu hususta İbn-i Arabi ayrılmaktadır. Çünkü filozoflar hakkındaki görüşlerinde İbn-i Arabi çok müsamahalıdır. Peygamber efendimiz (s.a. v.) in, “Allah’ı inkar eden müşrikler de söyleseler, hikmeti kabul ediniz”. (Vahdet-j Vücud, s.64, Ferid Bey) hadisini benimseyen İbn-i Arabi aynen şunları yazmaktadır: “Sakın bir filozofun veya Mutezile aliminin ileri sürdüğü fikri inkara kalkışıp da bu filozofun, bu Mutezile’nin görüşüdür demeyiniz. Bu tahsili ve bilgisi olmayanların hareket tarzıdır. Zira filozofun her sözü batıl değildir. Mümkündür ki, filozofun savunduğu mesele ondaki Hak fikrindendir.

Vahdet-i vücud inancının kendine has bir tarzda açıklanması ve filozoflar hakkındaki bu müsamahalı görüşleri, dar fikirli, mukallid ve mutaassıb Şeriatçılar tarafından hiç de iyi karşılanmamıştır. Bu yüzden Muhyiddin-i Arabi kafirlik ve zındıklıkla suçlanmıştır. Fakat o kendisine küfredenleri bile hoşgören, affeden büyük bir veli idi. Celaleddin Suyuti’nin yazdığına göre (Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, s.289, İsmail Fenni, 1928) İbn-i Arabi bir gün sokakta giderken kendisini sevmeyenlerden birisi ile karşılaştı. Adam şeyhe küfretmeye başladı. Şeyh ona cevap vermedi. Şeyhin yanında bulunan hizmetçisi: “Efendim baksanıza bu adam size neler söylüyor” demesi üzerine İbn-i Arabi “O adamın içine bir takım kötü huylar sinmiş, onları bende görüyor, onlara küfrediyor. Onun gördüğü kötülükler, kötü sıfatlar bende yok” diye cevap verdi.

Hazreti Muhyiddin-i Arabi Şam’da bulunduğu senelerde birçok aydın kişilerin hürmet ve sevgisini kazanmıştı. Zenginlerden, hükümdarlardan kendisine maddi yardımda bulunanlar oluyordu. Bilhassa Sultan Ebu Bekir Eyyub ona, pek çok iltifatta, ikramda bulunmuştu. Şeyh, kendisine verilenlerden pek azını, geçinebileceği kadarını alıkoyuyor, üst tarafını aynen Konya’da Hazreti Mevlânâ’nın yaptığı gibi yoksullara dağıtıyordu.

 

SADREDDİN KONEVİ HAZRETLERİ

 

İshak oğlu Konyalı Sadreddin Muhammed hazretleri (ö.673/1274) Hazreti Mevlânâ’nın zamanında Konya’da yaşayan en büyük şeyhlerden, mürşidlerden olup, büyük şeyh manasına gelen “Şeyh-i Kebir” diye anılmakta idi. Bu mübaret zat, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin üveyoğlu olmak dolayısıyla, onun en yakını ve ona nisbetle kurulan “Ekberiyye Tarikatı”nın en tanınmış mümessili idi. İbn-i Arabi gibi büyük bir velinin üveyoğlu olmak, onun terbiye ve irşadı ile yetişmek, her şeyhe nasib olacak bir mazhariyyet değildi.. Sanki Endülüs’te doğan İbn-i Arabi, Mekke, Medine, Konya’ya gelmiş ve ona yakın olmak takdiriyle, onun dul kalan annesi ile evlenmişti. Konyalı Sadreddin de üvey babasının ve şeyhinin en hayırlı bir halefi oldu. Onun eserlerini şerh etti. Vahdet-i vücud inanışının yayılmasına gayret sarfetti. Sadreddin Konevi, tasavvufta olduğu kadar, şer’i ilimIerde, zahiri fenlerde de çok ileri gitmişti. Bilhassa hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşmıştı. Hadisten icazet (yani diploma, hadis okutma yetkisi) verirdi. Dergahına zamanın emirleri, beyleri, bilginleri, vezirleri, sultanları devam eder, feyz alırlardı.

Padişahlar gibi yaşayan, dergahı bir sarayı andıran, kapıcıları, perdedarları bulunan Sadreddin Konevi’nin yaşayışıyla, mütevaziane, dervişane bir hayat süren, tam bir halk adamı ve fakirlerin, yoksulların dostu olan Mevlânâ’nın yaşayışı arasında dağlar kadar fark olduğu halde bu iki mana sultanı, birbirlerini pek sayıyor ve seviyorlardı. Ne Mevlânâ, Sadreddin’in ihtişamlı hayatını kıskanıyor, ne de Sadreddin, Mevlânâ’nın dervişane hayatına yukardan bakıyordu. Aralarında meşreb ve yukarda arzedildiği gibi bazı konularda fikir ve görüş ayrılıkları vardı. Bu ayrılık, onları benlikle, kinle, nefretle birbirinden ayırmıyor, sevgi, müsamaha, hoşgörürlükle birbirine bağlıyordu. Bu iki sultan, ikisi de ayrı ayrı usul ile, ayrı ayrı yaşayış tarzı ile, fakat aynı gaye ile Allah yolunda yürüyerek insanları irşad ediyorlar, yol gösteriyorlardı.

Bir gün Hazreti Mevlânâ, Sadreddin Konevi hazretlerini ziyarete gitmişti. Şeyh-i kebir, hadis dersi okutmakla meşguldü. Mevlânâ’nın geldiğini görünce edeben, onun yanında hocalık yapmaktan utandı. Hadis dersinin okutulmasını Mevlânâ’dan rica etti. Hadis dersini o gün Mevlânâ okuttu ve dinleyenleri hayretler içinde bıraktı. Hadislerin ışığında ne hakikatler söylendi, ne manevi zevklere varıldı, Hazreti Muhammed’in mübarek sözleri, Hak aşıkı Mevlânâ’nın gönlünde tesirini artırdı. Başka manevi bir hal aldı. Sanki o gün yüce peygamberimiz o dergaha geldi de sevdiği Mevlânâ’nın dili ile konuşmuş oldu.

Yine bir gün Sadreddin Konevi hazretlerine Mevlânâ’nın sireti, manevi ahlaki hakkında sorulduğunda, şeyh heyecana kapılarak: “Eğer Bayezid’le Cüneyd bu devirde olsalardı, Allah erinin gaşiyesini (sınnalı at örtüsünü) omuzlarında taşır, bu hizmeti, canlarına minnet sayarlardı. Muhammed dininin fakirlik sofracısı odur. Biz, onun sofracısından manevi gıdalar almaktayız, bütün zevkimiz, şevkimiz onun kutlu ayağının bereketindendir.” (bkz. Firuzanfer, Mevlânâ Celaleddin Tercümesi, s.160)

Abdurrahman Cami hazretlerinin Nefehatü’l-Üns adlı meşhur kitabının 633. sahifesinde bulunan bir bölümü aynen almadan geçemeyeceğim: “Bir gün Sadreddin dergahında büyük bir toplantı vardı. Konya’nın en tanınmış şeyhleri, emirleri, beyleri, bilginleri hep orada idiler. Şeyh Sadreddin, toplantı odasında baş köşede bir seccade üzerinde oturmuş, konuşma yapıyordu. Ansızın Mevlânâ içeri girdi. Şeyh Sadreddin ve orada hazır bulunan bütün büyükler ayağa kalktılar, onu karşıladılar. Şeyh, oturduğu seccadeye Mevlânâ’nın otunnasını niyaz etti. Mevlânâ, “Bu büyük şeyhin seccadesine oturursam kıyamette ne cevap veririm” diye özür diledi, seccadeye oturmadı. Bunun üzerine Sadreddin, seccadenin yarısına sen otur, yarısına da ben oturayım diye teklifte bulundu. Mevlânâ, yine oturmadı. Bunun üzerine Şeyh-i kebir, “Mevlânâ’nın oturmak istemediği bir seccade bizim ne işimize yarar, biz de artık buna oturmayız” dedi.

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ’NİN ESERLERİ

YRD. DOÇ. DR. YAKUP ŞAFAK

Selçuk Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İslâm dünyasının yetiştirdiği en önemli mütefekkir ve mutasavvıflardan biri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), çalkantılı bir asırda yetişmiş; ailesi, o zamanlar henüz sükûnetini yitirmemiş olan Anadolu’ya göç ederek Selçuklu başkenti Konya’yı yurt edinmiştir. Çok iyi bir eğitim görmüş ve tasavvuf terbiyesi almış olan Mevlânâ, özellikle Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından sonraki hayatı, fikirleri ve getirdiği yeniliklerle tarih boyunca pek çok kimseyi etkilemiş, müslüman toplumların kültür hayatlarında derin izler bırakmıştır. Bugün Doğu’da ve Batı’da O’na ve eserlerine duyulan ilgi her geçen gün sür’atle artmakta ve geniş kitleleri içine almaktadır.

Mevlânâ’nın, hepsi de yayınlanmış ve Türkçeye çevrilmiş beş tane Farsça eseri vardır. Bunlardan 40 bin beyti aşan Divan-ı Kebir’i âşık bir ruhun en samimi ve en coşkun örneklerini taşır. Bu devâsa eser, asırlarca şairlerin ve gönül adamlarının ilham kaynağı olmuştur. 26 bin beyte yaklaşan, fert ve toplumla ilgili her türlü konuyu içeren ve edebî bir tasavvuf şâheseri olan Mesnevi’si ise yazılmaya başlandığı andan itibaren âlimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Fîhi mâ fîh, Mecâlis-i seb’a ve Mektûbat adlı mensur eserleri de Mevlânâ’nın fikirlerini daha yalın ve berrak şekilde bizlere aksettirir.

Bu yazıda adı geçen eserler özet olarak tanıtılacak ve onlardan örnekler sunulacaktır.

I. DÎVÂN-I KEBÎR: Büyük Divan demektir. Mevlânâ’nın gazel, terkîb-i bend ve rubailerini ihtivâ eden bu büyük eser, şiirlerin söylendiği vezinlere göre tanzim edilmiş 21 divanla rubailer divanından meydana gelmiştir.

Mevlânâ’dan önce Fars edebiyatında şairlik mesleği özellikle saray çevrelerinde önemli gelişmeler göstermişti. Tasavvufî şiirde de ilk büyük mümessilleri yetişmiş ve mutasavvıflar edebiyat dünyasında kendilerini kabul ettirmeye başlamışlar; şiiri hikmetin, mânevi duygu ve düşüncelerin en önemli ifade vasıtası kılmayı başarmışlardı.

Mevlânâ’nın Şems’ten önceki hayatında Arap ve Fars edebiyatlarındaki bu iki tür şiire de âşina olduğu âşikârdır. Özellikle en önemli temsilcileri Senâî (öl.1131) ve Attar (öl. 1221) olan tasavvufî şiirle meşgul bulunduğu, öteden beri meclislerinde bu şairlerin eserlerinin okunduğu bilinmektedir. Ancak ilk dönemde yazılmış kaynaklardaki bazı ifadelerden o zamanlar müslüman toplumlarda, mûsikîye olduğu gibi şiire de kimi din âlimleri tarafından -şairlerin saray çevreleriyle yakın ve tasvip görmeyen bazı ilişkilerinin de etkisiyle- olumsuz gözle bakıldığının ve büyük bir din âlimi olan Mevlânâ’nın bu yönden suçlandığının ipuçlarını bulmak mümkündür. 1 Buna karşılık -aynı ifadelerden- Mevlânâ ailesinin anavatanları olan Horasan’dan farklı olarak Anadolu’daki dinî yaşamda müsâmahakâr bir atmosferin bulunduğu ve kendisinin şiire yönelmesinde Anadolu insanının manzum sözlerden ve ahenkten hoşlanmasının da rolü olduğu anlaşılmaktadır. 2 Sultan Veled’in İbtidâ-nâme’sindeki ifadelerin açıkça gösterdiği üzere 3 Şems’le buluşmasından sonra aşk ummanına dalan Hz. Mevlânâ, tabîî olarak âşık bir ruhun heyecanlarına cevap verebilecek yegâne vasıta olan şiir ve mûsikîye yönelmiş; Şems’in de teşvikiyle semâa başlamıştır. Mevlânâ hayatının bundan sonraki bölümünde şiiri, mûsikî ve semâı âdetâ kendisine manevî yol arkadaşları edinmiş; heyecanlarını, coşkusunu, sevincini, üzüntüsünü hep bu vasıtalarla ifade etmiş, onlarla tesellî ve sükûn aramıştır. Gazellerin çoğunu, özellikle Şems-i Tebrîzî’nin kaybolması üzerine söylediğini biliyoruz. Çok zaman semâ esnasında söylediği bu coşkulu manzûmeler, sevenleri tarafından zaptedilmiş ve bunlar aruz vezinlerine göre tasnif edilmiştir.

Hiçbir zaman bir şairlik iddiasında bulunmamış olan ve daima sözün, manaları ifadedeki kifâyetsizliğinden şikâyet eden Mevlânâ’nın şiirlerinde görülen bazı aksaklıklara dikkat çeken Fuad Köprülü, şairin “rûhunu, bütün samimiyyeti, derinliği, çıplaklığıyle gösteren manzûmelerindeki ilâhî lirizm”in yüksekliğini vurgulamakta ve bu sebeple Mevlânâ’yı belki de Farsça şiir söyleyen en büyük mutasavvıf şair saymak gerektiğini itiraf etmektedir. 4

Bilindiği üzere gazellerin aslî konusu aşktır. Şair, gerek duygu ve düşünce dünyasını, gerekse dış dünyadan aldığı unsurları hep bu tema etrafında yüksek bir sanat duyarlılığıyla işler, dile getirir. Bu çerçevede “döneminin bütün bilgilerini kavramış, Hint-İran, Yunan-Roma mitolojisini bilen, yeri gelince âyet ve hadislerden faydalanan bir bilgin olan Mevlânâ’nın şiirlerinde halk unsurlarının önemli bir yeri vardır. Türk atasözleri, gelenekler, töreler, halk deyimleri, halk inançları, eski devirlerin kanaatleri, köyler, şehirler ve sokaktaki delilere taş atan çocuklardan rüşvet yiyen kadılara kadar çok geniş bir sosyal çevre divanının panoramasını belirler.” 5

Mevlânâ şiirlerinde çoğunlukla mahlas yerinde -alışılagelmiş kullanımdan farklı olarak- kendisine karşı büyük bir sevgi ve özlemle bağlı olduğu Şems-i Tebrîzî’nin adını kullanmış, bu sebeple eseri, Dîvân-ı Kebîr isminin yanısıra Dîvân-ı Şems veya Külliyyât-ı Şems diye de anılmıştır. Az sayıdaki bazı manzûmelerinde, “sus” manasına gelen “hâmûş” kelimesini veya Salâhaddin ve Hüsâmeddin adlarını mahlas olarak tercih etmiştir.

Dîvân-ı Kebîr’e gösterilen ilgi Mesnevi’ye göre elbette daha azdır ve onun üzerine yapılan çalışmalar genellikle seçmelere ve bazı beyit veya manzûmelerin şerh ve izahına münhasır kalmıştır. Dolayısıyla yazma nüshalarına daha az rastlanır. Gerek yazma, gerekse Hindistan ve İran’da neşredilmiş olan eski matbû metinlerinde beyit sayıları ekseriya 30 ilâ 50 bin beyit arasında değişir. Divan’a başka şairlerin şiirlerinin karışmış olması, beyit sayısının artmasına sebep olmuştur. Eserin bilimsel (tenkitli) metni, İranlı değerli âlim Bedîüzzaman Furûzanfer tarafından 9 eski yazma karşılaştırılıp Mevlânâ’ya ait olmayan şiirler mümkün mertebe ayıklanarak gerçekleştirilmiş ve Külliyyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr adı altında 8 büyük cilt halinde yayınlanmıştır. (Tahran, 1336-1345 h.ş. I-VI. ciltlerde kafiyeye göre alfabetik sırayla -toplam 36.360 beyitten oluşan- gazeller ve terkîb-i bendler; VII.ciltte sözlük, fihrist ve açıklamalar; VIII.ciltte ise 1995 rubai bulunmaktadır.) Eser İran’da Furûzanfer neşri esas alınarak birçok kez basılmıştır. 6

Dîvân-ı Kebîr Türkçe’ye büyük mütehassıs ve âlim Abdülbaki Gölpınarlı tarafından çevrilerek 1957-1974 yılları arasında yayınlanmıştır. 7 Mütercim, çevirisine Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi’ndeki 68-69 nolu yazmayı esas almıştır. Bu nüshada 44.834 beyit bulunmaktadır. 8 Gölpınarlı çevirisinden hareketle Dîvân-ı Kebîr, Nevit Oğuz Ergin tarafından İngilizceye tercüme edilmekte ve 2000 yılında XII.cildi yayınlanmış olan bu tercüme, T. C. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle ABD’de (California) neşredilmektedir.

Yurt içinde ve yurt dışında Dîvân-ı Kebîr’den birçok seçmeler, tercümeleriyle ve bazen açıklamalarla birlikte yayın sahasına çıkmıştır. Bu cümleden olarak Midhat Bahari Beytur, İranlı şair ve tezkire yazarı Rıza Kuli Han Hidayet’in Dîvân-ı Şemsü’l-hakâik (Tebriz, 1280) adlı antolojisini Türkçeye çevirerek Dîvân-ı Kebîr’den Seçme Şiirler ismiyle neşretmiştir. (Mevlânâ’ya ait olmayan şiirlerin de yer aldığı bu üç ciltlik eser, 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından neşredilmiştir.) Mevlânâ ve şiirleri batıda daha ziyade J. Von Hammer, Friedrich Rückert, Rosenzweigh-Schwannau, Nicholson, Bausani gibi bilgin ve edipler tarafından yapılan tercümelerle tanınmıştır. Günümüzde Coleman Barks’ın İngilizce’ye yaptığı tercümeler beğeniyle okunmaktadır. İran ve Pakistan gibi ülkelerde de bu yönde birçok yayın bulunmaktadır.

Dîvân-ı Kebîr’deki rubailerin Farsça metni, Türkiye de ilk defa Veled Çelebi (İzbudak, 1867-1953) tarafından İstanbul’da 1314 yılında yayınlanmış, bu eser sonraları M. Nuri Gencosman tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı, Dîvân-ı Kebîr tercümesine esas aldığı nüshanın sonundaki 1765 rubaiyi de Türkçeye çevirerek Rubâîler adıyla yayınlamıştır. (İst., 1964) Son yıllarda Mevlânâ ve eserleri üzerine yaptığı yoğun çalışmalarla tanınan Şefik Can, 2217 rubainin tercümesini Farsça metinleriyle birlikte neşretmiştir. Rubailerin -seçmeler yapılarak da- çevirileri birçok kimse tarafından yayınlanmıştır. Bu kişilerden A. Gölpınarlı, Hasan Âli Yücel, Âsaf Hâlet Çelebi, Hüseyin Rifat Işıl, M. N. Gencosmanoğlu, Feyzi Halıcı, Talat Sait Halman ve Hamza Tanyaş zikredilebilir.

 

II. MESNEVİ: Asırlarca çeşitli milletlerin aynı değerler etrafında oluşturdukları İslâm kültür ve medeniyetini yoğuran aslî ve en önemli unsurlardan biri, kuşkusuz tasavvuf düşüncesi olmuştur. İslâmın bir tür yorumu ve uygulanışı demek olan tasavvuf, yüzyıllar boyunca ilim, fikir, gönül ve sanat erbâbı tarafından yazılan nice değerli eserlerle anlatılmıştır. Allah, kâinat, insan üzerine fikirleri; fert ve cemiyetle ilgili konuları en güzel şekilde izah eden tasavvufî şaheserlerden biri de Mevlânâ’nın Mesnevi’sidir.

Mesnevî, esasen İslâm medeniyeti dairesindeki klâsik edebiyatlarda bir nazım şeklinin adıdır. Her beyti kendi arasında kafiyeli olan bu formda, kafiyedeki serbestlik ve bağımsızlık sebebiyle uzun hikaye ve roman tarzı kitaplar, didaktik eserler v.s. genellikle mesnevi şeklinde kaleme alınmıştır. Mevlânâ kitabını bu adla isimlendirip başka bir isimvermediğinden, “Mesnevî” kelimesi, ona yazıldığı zamandan beri özel isim olmuştur.

Mevlevilikle ilgili en eski kaynakların verdiği bilgilere göre Mevlânâ’ya büyük bir saygı ve sevgiyle bağlı olan Çelebi Hüsâmeddin, bir zaman şeyhinden, sülûk âdâbını ve tasavvufî hakikatleri dervişlere telkin edebilecek bir eser vücuda getirmesini ve o vakte kadar yazılan gazellerin epeyce büyük bir yekûn tuttuğu için biraz da mesnevi cihetine rağbet etmesini rica etmiş; O da üzerinde Mesnevî’nin ilk onsekiz beyitinin yazılı bulunduğu bir kağıdı sarığının arasından çıkararak kendisinin de bunu düşündüğünü söylemiş ve hayatının son dönemini kapsayan 10-15 yıllık bir zaman içerisinde (her fırsatta Mevlânâ söyleyip Hüsâmeddin Çelebi yazarak ve daha sonra kendisine tekrar okuyarak ve gerekli düzeltmeleri yaparak) altı ciltten oluşan ve 26 bin beyte yaklaşan o muazzam âbide vücuda gelmişti. 9

Mevlânâ Mesnevi’nin yazılış gayesini ve muhtevasını şu sözlerle açıklar: “Bu kitap, Mesnevi’dir. O, ulaşmada, tam inanış sırlarını açmada din temellerinin temellerinin temelleridir. O, Allah’ın en büyük fıkhıdır; Allah’ın en aydın şerîatıdır, en reddedilmez delilidir.” “Gerçekten de o, gönüllere şifadır, hüzünlere cilâ. Ku’ran’ı, iyiden iyiye açar, açıklar. Şanları yüce, özleri hayırlı yazıcılar, elleriyle yazmışlardır onu.” 10 (Gölp., I, s.3-5)

“(Bu kitap) şunu anlatır: Şeriat bir muma benzer, yol gösterir. Ama ele mum almakla yol alınamadığı gibi mum almasan da yol alınmış olmaz. Yola düştün mü şu gidişin, Tarikattır; dilediğince eriştin mi bu, Hakikattir. (…) Yahut da şeriat, tıp bilgisini öğrenmeye benzer; tarikat, tıp bilgisine göre perhiz etmek, ilaç yemektir; hakikatse, ebedî olarak sağlık-esenlik bulmaktır.” (Gölp., V, s.3-4)

Mevlânâ, “Bizim Mesnevimiz vahdet (birlik) dükkanıdır; (onda) “bir” den başka ne görürse, o puttur.” (İzb., VI, 1528) der ve tevhid anlayışını,

“Yüz tane kitap olsa hepsi de “bir” baptan ibarettir. Yüz tarafta da tek “bir” mihraba dönülür.

Bu yolların hepsi tek “bir” eve çıkar. Bu binlerce başak, “bir” tek tohumdan meydana gelmiştir. sözleriyle dile getirir. (İzb., VI, 3667-68)

Mesnevi altı ciltten (defter) oluşmaktadır. Eserin bilimsel metnini (edisyon kritik) hazırlayıp İngilizce’ye tercüme eden ve ona şerh mahiyetinde açıklamalar yazan, ünlü İngiliz müsteşrik Reynold A. Nicholson (1868-1945)’un neşrine göre Mesnevi’de toplam 25632 beyit vardır. 11 Her cildin başında bir mukaddime vardır ve metin içerisinde konular başlıklar halinde verilmiştir. Eser, aruzun Remel bahrine ait Fâilâtün fâilâtün fâilün vezniyle nazmedilmiştir. 12 Tasavvuf sahasında en çok okunan ve kendisine en fazla şerh yazılan eserlerden biri, belki de birincisi olan Mesnevi, yurt içinde ve yurt dışında defalarca basılmıştır. Eserin, çok sayıdaki yazma nüshaları arasında yazıldığı tarihlere kadar uzananlar vardır.

Mesnevi, -yukarıda ifade edildiği üzere- içerisinde binlerce ayet, hadis, atasözü, temsil, hikaye, fıkra bulunan 6 ciltlik ve 26 bin beyte yaklaşan devâsâ bir eserdir. “Mağz-i Kur’an” yani “Kur’an’ın Özü” diye adlandırılan eserde müellif, fert ve toplumu ilgilendiren hemen her konuyu ele alır. Meseleleri en etkili ve ikna edici delillerle ve son derece akıcı, sürükleyici, edebî bir üslûpla enine boyuna tahlil eder.

Mevlânâ’nın eserlerindeki en bâriz özelliğin külfetsizlik olduğunu ifade eden büyük mütehassıs Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi’nin üslûbu ve muhtevâsı hakkında özetle, şu değerli tespitleri yapar: “Şairliğin en büyük meziyetlerinden biri ve belki birincisi olan tedâi kabiliyeti Mevlânâ’da misli görülmemiş bir derecededir. Zamanın bütün bilgilerini en ince noktalarına kadar bilen, birkaç dile sahip olup bütün şairleri okumuş bulunan; bunlarla beraber fevkalâde seyyal bir zekâ, çok ince ruh, eşsiz bir vecit, örneksiz bir aşk, emsalsiz bir seziş ve buluş kabiliyetinin; neşenin, çoşkunluğun, hayranlığın, hulâsa bütün bir mâna âleminin mümessili olan Mevlânâ, Mesnevî’yi söylüyor, zihninde bahisler, bahisleri kovalıyor, bu bahislere uygun hikâyeler, hikâyeleri hatırlatıyor, söz ulamı bu suretle uzayıp gidiyor. Bu hikâyeyi anlatırken hikâyedeki bir insan veya hayvana söz söyletmeye başlıyor, fakat derhal söz söyliyen kendisi oluyor.(…) Bu harikulâde tahkiye tarzı; bir şerhle, hikâyenin ruhî tahliliyle biterken, hattâ bazan bitmeden yeni bir bahse girilmesi icabediyor. (…)

Mevlânâ, kitabında kelâm kaidelerinden, Yunan felsefesiyle bu felsefenin İslâmi şekli olan Hükema felsefesinden, bu sistem içinde yaradılış ve dünya telâkkilerinden, büyük sofilerin, menkabelerinden bahseder. Mesnevi’de yer yer realiteye de ehemmiyet verilmiştir. Bu yalnız, hikâyelerde değildir. Mevlânâ gezdiği yerleri, gördüğü şeyleri anlatırken de realiteye büyük bir kıymet verir. Bütün bir devrin âdetleri, görenleri, düşünce ve sezişleri elle tutulur, gözle görülür bir halde canlanır.(…)

Mesnevi’de Mevlânâ’ya asıl müessir olan Hakîm-i Senâi ve bilhassa Ferideddin-i Attar’dır. Zaten Eflâkî, Çelebi Hüsameddin’in Mevlânâ” yı Mesnevi’yi yazmaya teşvik ederken şakirtlerinin Hakîm-i Senâî’nin “İlâhi Name” siyle Attar’ın “Musibet Name” ve “Mantık-al Tayr” ını okuduklarını, kendisinin de “İlâhi Name” tarzında ve “Mantık-al Tayr” vezninde bir kitap yazmasını rica ettiğini söylemektedir.(…)

Hulâsa Mesnevi, baştan başa bir kültür âlemidir. Ve dünya eserleri arasında bu kitabın mümtaz bir mevkii vardır, mistik eserlerle sofiyane şiirler arasındaysa bir benzeri yoktur.” 13

Hâsılı, hakikat yolunda Allah ve Peygamber sevgisini gönüllere yerleştirmeyi hedefleyen, İslâmiyetin aşk derecesinde bir samimiyetle yaşanmasını savunan Mevlânâ, fikirlerini esas olarak bu eserle kitlelere duyurmuş ve benimsetmiştir. Bütün bu yönleriyle bizim duygu ve düşünce dünyamıza kaynaklık etmiş, kültür hayatımızda kesin ve derin bir iz bırakmış olan Mesnevi hakkında Anadolu’daki çalışmalar erken dönemlerde başlamış; yazılmaya başlandığı andan itibaren alimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Bu değerli kitap, asırlarca kadın-erkek, yaşlı-genç her seviyeden insan tarafından okunmuş, Mesnevîhanlarca gerek tarikat mensuplarına gerekse halka anlatılmış, bir çok âlim ve mutasavvıf tarafından tercüme ve şerhedilmiş, kendisinden birçok seçmeler yapılmış, konulara göre tasnif edilmiş, lügatleri hazırlanmış, eserlere, fikirlere, sanat ve edebiyat ürünlerine ilham kaynağı olmuştur. Ülkemizde, Surûrî (öl. 1562), Şem’î (öl. 1600’den sonra), Ankaravî (öl. 1631), Yusuf Dede (öl. 1669), Nahîfî (öl. 1738), Şakir Mehmed (öl. 1836), Mehmed Murad (öl. 1847), Ahmed Avni Konuk (öl. 1938), Veled Çelebi (öl. 1953) Abdülbâki Gölpınarlı (öl. 1982) ve Şefik Can (d. 1910) Mesnevi’yi baştan sona tercüme veya şerh etmeyi başarmışlardır. Tâhirü’l-Mevlevî (öl. 1951)’nin 5.defterin başlarına kadar getirdiği şerh de Şefik Can tarafından ikmal edilmiştir. Mesnevi’nin bir kısmının -özellikle birinci defterin- tercüme ve şerhini ihtiva eden daha pek çok eser yazılmıştır. 14

Geçmişte Mevlânâ’nın etkisi, elbette sadece Anadolu ile sınırlı kalmamış, bilhassa İran ve Hindistan sahalarında O’nun etkisi büyük olmuş; pek çok âlim, mutasavvıf ve edip eserleriyle ilgilenmişler, onlara değerli şerhler yazmışlardır. Günümüzde ise yurt içinde ve yurt dışında, Mevlânâ ve eserleri üzerine yapılan çalışmalar büyük bir hız kazanmıştır. Mesnevi, dünyadaki başlıca büyük dillere çevrilmiştir veya çevrilmektedir. Bu cümleden olarak Mevlânâ ve Mesnevi’yle ilgilenen çağdaş bilginler arasında, İran’dan başta Bedîuzzaman Furûzanfer olmak üzere Muhammed Takî Ca’ferî, Abdülhüseyn Zerrinkûb, Muhammed İsti’lâmî, Seyyid Sâdık Govherîn, Kerîm Zamânî; Pakistan’dan büyük şair Muhammed İkbâl’in yanısıra Afzal İkbâl, Mevlânâ Kadı Seccad Hüseyn; Mısır’dan Muhammed Abdüsselâm Kefâfî ve öğrencisi İbrahim Desûkî Şitâ; İngiltere’den Reynold A. Nicholson ve öğrencisi A. J. Arberry; Fransa’dan Eva De Vitray Meyerovitch; Almanya’dan -daha ziyade Mevlânâ’nın fikirleriyle ilgilenen-Annemarie Schimmel anılmalıdır. 15 Özellikle maddenin dar kalıpları arasına sıkışmış olup rûhen huzur ve sükûn arayan, hayatlarını anlamlı kılacak ve ona derinlik katacak arayışlar içinde bulunan Batılılarda Mevlânâ ve eserlerine yöneliş, önemli boyutlara varmıştır. Bugün “Mevlânâ” ve “Rumi” kelimelerinin içinde yer aldığı web sitelerinin yüzbinlere ulaştığını ve Mevlânâ’nın eserlerinin ABD’de yıllardır en çok satılan kitaplar arasında yer aldığını zikredersek konunun geldiği nokta anlaşılabilir.

Haklı bir şöhretle, müslüman milletlerin asırlarca, gönülden sevgisini ve saygısını kazanmış olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dün olduğu gibi bugün de sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa manevi rehberliğini, engin fikirleri ve eserleriyle, özellikle de ölümsüz şaheseri Mesnevi’siyle sürdürmektedir.

 

III. FÎHİ MÂ FÎH: Farsça mensur olarak yazılmış olan eser, “içindeki içindedir, ondaki ondadır” manalarına gelir. Mevlânâ’nın yaptığı sohbetlerin, yakınları -muhtemelen Sultan Veled- tarafından derlenmiş şeklidir. (Nitekim âdet olduğu üzere Sultânü’l-Ulemâ ve Bahâeddin Veled’in Maârif adlı eserleri, Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî ve Şems-i Tebrîzî’nin Makâlât isimli kitapları da onların çeşitli meclislerdeki sohbetlerinin sonradan yazıya geçirilmiş şekilleridir.) Fîhi mâ fîh adı eski nüshalarda geçmemektedir; ünvan olarak bazı yazma nüshalarda “Esrârü’l-Celâliyye” olarak yer almıştır.

Fîhi mâ fîh, çeşitli bölümlerden meydana gelmiş orta hacimde bir eserdir. Bölümlerin sayısı çeşitli nüshalarda değişiklik göstermekte olup matbû nüshalarda 70’ten fazla bölüm vardır. Kitabın bazı yerlerinde ünlü Selçuklu veziri Muîneddin Pervâne’ye hitap edilmekte, Şems’ten, Seyyid Burhâneddin ve Salâhaddîn-i Zerkûb’dan bahisler geçmektedir. Eser Mevlânâ’nın dinî ve tasavvufî görüşlerini, muhtelif konulardaki fikirlerini Mesnevi’den daha açık ve yalın bir tarzda gösterir. Sade bir Farsça ile yazılmış olan Fîhi mâ fîh, aynı zamanda devrinin çeşitli özelliklerini yansıtan önemli bir kaynaktır. Bölümler, ya bir soruya verilen cevap şeklindedir, yahut bir hadisenin beyanıyla, bir âyet veya hadisin izahıyla başlamaktadır. Bunun yanısıra “tasavvufî menkıbeler, klâsik şark hikâyeleri, efsâneler, masallar malzeme olarak kullanılmış, Moğollar’ın zulmü dile getirilmiş ve mağlup olacaklarına işaret edilmiştir.” 16

Mesnevi ve Dîvân-ı Kebîr kadar şöhret kazanamamış olan eserin Mevlânâ Bibliyografyası’nda kaydedilmiş 36 yazma nüshası bulunmaktadır. 17 İlk baskıları 1318/1900 ve 1333-4/1915-6 yıllarında İran’da, 1929 yılında Hindistan’da yapılan Fîhi mâ fîh’in ilmî neşri İranlı değerli âlim Bedîuzzaman Furûzanfer tarafından gerçekleştirilmiş (Tahran, 1951); son olarak da eserin tenkitli neşri Cafer Müderris-i Sâdıkî tarafından bir kez daha yapılmış ve bu çalışma Makâlât-ı Mevlânâ (Fîhi mâ fîh) adıyla 1994 yılında Tahran’da yayınlanmıştır.

Fîhi mâ fîh, son Mesnevi şârihlerimizden Ahmed Avni Konuk (öl. 1938) tarafından tercüme edilmiş, 73 fasıldan oluşan bu tercüme, mütercimin vefatından çok sonra İstanbul’da 1994 yılında merhum Selçuk Eraydın tarafından yeni harflerle neşredilmiştir.

İkinci tercüme Meliha Ülker Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından yapılmıştır. 61 fasıldan ibaret olan ve B. Furûzanfer neşrinden yapılan bu tercüme, 1954 yılında Milli eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Son olarak Abdülbaki Gölpınarlı, gerek bu ikinci tercümeyi, gerekse Furûzanfer neşrini yeterli görmeyerek eserin metnini Türkiye’deki yazmalardan istifadeyle yeniden düzenlemiş ve (yayınlanmamış olan) bu metinden yaptığı çeviriyi 1959 yılında İstanbul’da neşretmiştir.

Fîhi mâ fîh, Urducaya 1929 yılında Abdülmecid ve 1991 yılında da Abdürreşîd Tebessüm tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Eser, İngilizceye A.J.Arberry (New York, 1972) ve Wheeler Thackston (Putney, VT, 1994); Fransızcaya Eva de Vitray- Meyerovitch (Paris, 1976) ve Almancaya Annemarie Schimmel (Munich, 1988) tarafından çevrilmiştir.

 

IV. MEKTÛBÂT: Mevlânâ’nın yakınlarına, dostlarına, bazı âlimlere, bilhassa devlet büyüklerine ve önemli şahıslara yazdığı mektupların bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Muhtelif vesilelerle kaleme alınmış olan bu mektupların çoğunda bir kimse tavsiye edilmekte veya birisinin derdine çare aranmaktadır. Eser, Mevlânâ’nın yaşadığı dönem için de önem arzetmektedir.

Mektûbât’ın üslûbu ve önemi hakkında B. Furûzanfer şu tespiti yapmaktadır: “Mektupların üslubu incelenirse, nesr-i mürsel, yani sade yazılmış olduğundan seci ve diğer sanat oyunları göstermeyen yazılar arasına koymak gerektir. San’at için ağır bir yük olan ünvanlardan sarfınazar edilirse, diğer kısımlar sade, külfetsiz tarzda yazılmıştır. Bazan çok fesahatli, heyecan verici, tesir edicidir.(…) Mektupların konuları nispetinde yazılan fesahatli Arapça, Farsça şiirlerle Kur’anı Kerim âyetleri, hadisler onlara yüz türlü güzellik bağışlamaktadır.” “Mevlânâ’nın hayatını aydınlatmak, Mesnevi’yi iyi anlamak bakımından mektupların okunması zaruridir. Mevlânâ’nın yaşayışına ait birçok özelliklerin, Eflâki Menakıbındaki müphem konuların açıklanması, ancak mektupların yardımı ile kabil olabilecektir.” 18

Nüshalarına az rastlanan bu eserin, 19 Üsküdar Mevlevihanesi son postnişîni Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944) tarafından tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında ünlü tıp tarihçilerimizden Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974) tarafından Mevlânânın Mektubları adıyla neşredilmiştir. Bu metinde 147 mektup bulunmaktadır. 1-27. sayfalarda Uzluk’un muhtevâya yönelik bir giriş yazısı bulunmaktadır. Türkçe kısmın baş tarafında (s. I-IV) Mevlânâ Dergâhı son postnişinlerinden Veled Çelebi (1867-1953)’nin Mevlânâ’nın eserlerini anlatan bir takrizi; Farsça kısmın baş tarafında aynı takrizin Farsçası, Ahmed Remzi Akyürek’in önsözü ve yine Hüseyin Dâniş’in bir takrizi (s. 6-7) yer almaktadır. 20 Bu neşir, eski Dârülfünun hocalarından ve Diyanet İşleri Başkanlarından Şerefeddin Yaltkaya (1879-1947) tarafından eleştirilmiştir. 21 Mektûbât metnini tatmin edici bulmayan Abdülbaki Gölpınarlı eserin Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi’ndeki 79 nolu nüshasını esas alıp 6 yazma nüshayı karşılaştırmak sûretiyle metni yeniden kurmuş ve (neşredilmemiş olan) bu metinden yaptığı tercümeyi, değerli notlarla birlikte İstanbul’da 1963 yılında yayınlamıştır. Son olarak Mektûbat’ın tenkitli metni Tevfik Sübhânî tarafından 1371/1992 yılında Tahran’da neşredilmiştir.

 

V. MECÂLİS-İ SEB’A: Mevlânâ’nın yedi vaazını ihtivâ eden Farsça mensur bir eserdir. Bu vaazlar muhtemelen Sultan Veled veya Çelebi Hüsameddin tarafından not edilmiş, fakat olduğu gibi bırakılmamış, esasa dokunmamak kaydıyla gözden geçirilerek ona bazı ilâveler yapılmıştır.

Eserde vaazlar münâcât, na’t ve dua cümlelerinden oluşan secili bir girişten sonra bir hadisle başlamakta; toplumun bozulması, günahlardan sakınma, inancın gücü, iyi kulluk, bilginin önemi, aklın değeri, gaflet gibi konular, âyetler hadisler ışığında ve hikâyeler eşliğinde izah edilmektedir. Kitapta Mevlânâ’yı etkilemiş olan İranlı mutasavvıf şairler Senâî ve Attar’ın sözlerinden nakiller, Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevi’den beyitler vardır. Mecâlis-i Seb’a bilhassa Mevlânâ’nın Şems’le karşılaşmasından önceki düşüncelerini aksettirmesi açısından önem arzetmektedir.

Nüshalarına nâdir olarak tesadüf edilen bu küçük eserin, Ahmed Remzi Akyürek tarafından tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında İstanbul’da, Kitapçı Rizeli M. Hulûsî’nin tercümesiyle birlikte, “Mevlânâ’nın Yedi Öğüdü” adı altında yayınlanmıştır. 22 Veled Çelebi’nin matbû Mektûbât’ın başındaki yazısı, sonlarına bazı eklemeler yapılarak Mecâlis-i Seb’a’nın baş tarafına da konulmuştur. Eserde musahhihin önsözü, eserin basım işini üstlenmiş olan F. Nafiz Uzluk’un takdimi ve Sultânü’l-Ulemâ, Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’nin hayatlarına dair kendisinin kaleme aldığı 108 sayfalık bir inceleme yazısı da bulunmaktadır.

İstanbul Selimağa Kütüphanesi’ndeki h.788 tarihli nüsha esas alınıp Konya Mevlânâ Müzesi’ndeki h.753 tarihli nüsha ile mukâbele edilmek sûretiyle meydana getirilen bu metni ve tercümesini Abdülbaki Gölpınarlı, “Dr. F. N. Uzluk’un büyük bir hüsn-i niyetle giriştiği bu iş, tashih ve terceme hataları yüzünden başarılamamıştır” diyerek yetersiz bulmuş ve bu nedenle eseri Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi’ndeki 79 nolu mecmuada yer alan nüshayı esas alarak yeniden tercüme etmiş ve bu tercüme Konya’da 1965 yılında yayınlanmıştır. Mecâlis-i Seb’a’ya ait söz konusu yazmanın metni, Tevfîk Sübhânî tarafından Tahran’da 1986 (2.bs. 1994) yayınlanmıştır. 23

 

Mevlânâ’ya aidiyeti kesin olan bu beş eserden başka 24 bazı küçük risâleler ve manzûmeler de O’na nispet edilmiştir. Bunlar, Tırâş-nâme adlı 75 beyitlik bir mesnevi; Aşk-nâme adlı 94 beyitlik bir mesnevi; Risâle-i âfâk u enfüs adlı 72 beyitlik bir kaside; aynı isimde mensur bir risâle; Risâle-i akâid isimli mensur küçük bir eserdir. Bu manzûme ve risâlelerin Mevlânâ”a ait olmadığı ilim ve ihtisas erbabınca ortaya konulmuştur. 25

 

 

ÖRNEKLER 26

 

 

DİVAN-I KEBİR’DEN

GAZELLER

 

GÖNLE VURAN GÜZELLİK

Bahçe onu bilseydi terü taze dalından kan damlardı. Akıl onu anlasaydı gözünden ırmaklar coşardı.

O ay parçası güzel, bir gün, gün değirmisinden baş çıkarıp görünseydi havada, zerre zerre Mecnunlar, Leylâlar belirirdi.

Onun akıl defineleri bir bucakta aşağılık bir yere aksetseydi, o yıkık yerin her yanında yüzlerce Kârun hazinesi meydana gelirdi.

Gönle vuran güzellik göze de görünseydi, her elini yüzünü yumıyan kirli kişi Şeyh Zünnun kesilirdi.

Ey bakınıp duran tâcir, ne vakte dek bakıp kalacaksın? Sevgiliyi elde etmek ucuz olsaydı bu bakışla sevgili meydana çıkardı elbet.

Yeni bir konuk geldi amma şu nimetler bütün dünyaya yeter, hatta dünyadakiler daha fazla olsaydı nimetler de daha fazla gelirdi.

(C.I, s. 208)

 

BATMAYI GÖRDÜN YA DOĞMAYI DA SEYRET

Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı bende bu dünyanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma, bu çeşit bir şüpheye düşme.

Benim için ağlama, “yazık yazık!” deme; şeytanın ayranına düşer, düzenine kapılırsan yazık olur, yazık yazık demenin sırası gelir.

Cenazemi görünce “ah ayrılık, ayrılık!” demeye kalkışma; kavuşup buluşmam o zamandır benim.

Beni kabre indirip bırakınca “elvedâ, elvedâ!” deme; çünkü kabir, can topluluğunun bir perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret; güneşe, aya, batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür amma doğmaktır o; mezar hapis gibi görünür amma canın kurtuluşudur o.

Hangi tohum, yere ekildi de bitmedi; ne diye insan tohumunda da böyle bir şüpheye düşmüyorsun yani?

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı; can Yusuf’u, ne diye kuyudan feryâd etsin?

Bu yanda ağzını yumdun mu aç o yanda; artık senin hay huyun, mekânsızlık âleminin havalarındadır.

(C. III, s. 169)

 

YÜCELERDENİZ, YÜCELERE GİDİYORUZ

Yücelerdeniz, yücelere gidiyoruz biz; denizdeniz, denize gidiyoruz biz.

Biz oradan da değiliz, buradan da; mekânsızlık âlemindeniz, mekânsızlığa gidiyoruz biz.

Tapacak Allah’tır ancak sözü, yoktur tapacak sözünün ardından gelir; biz de yokuz âdeta, vara gidiyoruz biz.

Can tufanında Nûh’un gemisiyiz; hâsılı elsiz ayaksız gidiyoruz biz.

Dalga gibi kendimizden baş çıkardık, gene kendimizi seyre gidiyoruz biz.

Hakk’ın yolu iğne yordamından da ince; fakat iplik gibi yalınkat gidiyoruz biz.

Aklını başına devşir de yoldaşlarını, konak yerini hatırla; hatırla da bil ki her an yol almadayız, her an gidiyoruz biz.

“Gene de dönüp ona varacağız” âyetini okumuşsundur; oku da anla; nerelere gidiyoruz biz?

Yıldızımız, ay devrinde değil, Ülker’in ülkesine gidiyoruz biz.

Başlarımızda yüce bir himmet var; yücelerden, yüceler yücesi Rabbe gidiyoruz biz.

A kör sıçan, harman günümüz bugün; kör değilsen aç gözünü de gör, gözü açık gidiyoruz biz.

A söz, sus, gelme benimle; dikkat et de bak, kıskançlığımızdan bizsiz gidiyoruz biz.

A varlığımız yolumuzu kesme; Kafdağına, zümrüdüankaya gidiyoruz biz.

(C. IV, s. 229)

 

ESKİYİ SÖYLEMEK GEREKMEZ BİZE

Şiirim mısır ekmeğine benzer; gece gelir geçerse yiyemezsin, tâzeyken yemeye bak; üstüne toz konmadan ye onu.

Onun yeri, ateş gibi tez giden hatırdır; fakat şu dünyada, soğuktan ölüverir.

Balık gibi, bir soluk, şu toprakta çabalar, çırpınır; bir an sonra bakarsın ki soğumuş gitmiş.

Fakat terü tâzeyken hayalini yedin mi nice hayaller çizmen gerek.

İçtiğin hayal, yepyeni bir hayal olmalı; eskiyi söylemek gerekmez be adam!

(C. V, s.134)

 

SEMÂ SEVGİLİYLE BULUŞMAK İÇİNDİR

Semâ, diri kişilerin canlarına rahattır, huzurdur; canında can olan bilir bunu.

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Semâ düğün olan yerde olur, yas olan yerde değil; yas yeri, feryat figan yeridir.

Üzerindeki cevheri görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye müzik ne yapsın, def ne etsin; semâ, gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.

Yüzlerini kıbleye dönmüş kişiler bu dünyada da semâdadır, o dünyada da;

Hele halka olup semâ ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa.

Bir parmak şeker istiyorsan zaten var, hem de bedava; fakat şeker madenini istiyorsan o da burada.

(C.VI, s. 134)

 

ÖLÜYDÜM, DİRİLDİM

Ölüydüm, dirildim; ağlayıştım, gülüş oldum; aşk devleti geldi; durup duran, geçip gitmeyen devlet kesildim.

Tok bir gönlüm var, pek bir yüreğim; arslanların ödü var bende; doğup parlayan Zühre oldum ben.

Dedi ki deli değilsin de bu eve o yüzden layık değilsin…Gittim, sarhoş oldum, çalgıyla çağanakla doldum.

Dedi ki öldürülmemişsin; çalgıya, çağanağa bulanmamışsın…Yaşayışının yüzüne karşı öldürüldüm, yerlere serildim gitti.

Dedi ki aklı eren bir adamcağızsın; hayallerle zanlarla sarhoşsun sen. Aptal oldum, küstahlaştım, herkesten kesildim.

Mum oldun, bu topluluğun kıblesi kesildin dedi; topluluk da değilim, mum da değilim; dağılan bir duman kesildim ben.

Şeyhsin, başsın; önde gidensin, kılavuzsun dedi; şeyh de değilim, ön de değilim; senin buyruğuna kul oldum ben.

Kolun kanadın var; sana kanat vermem ben dedi. Onun vereceği kanatlara heves ettim de kanatlarımı yoldum, kanatsız kaldım.

Gönlüm can parıltısını buldu, açılıp yarıldı. Gönlüm, senin atlasını buldu da şu yamalı hırkaya düşman kesildim.

Zühre’ydim, ay oldum; yüzlerce aya gök kesildim; Yûsuf’tum, şimdiden sonra Yûsuf’u doğurmadayım ben.

A ay, senin yüzünden herkesçe bilindim tanındım. Bir bana bak, bir kendine… Senin gülüşünün yüzünden gül bahçesi kesildim, gülüp durmadayım.

Yürüyüp giden satranç taşları gibi tümden dil kesil, gene de sus! Çünkü o dünya padişahının yüzünden kutlandım, kutlu oldum gitti.

(C. VII, s. 198)

 

RUBAİLER

 

Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz aşkın çocuğuyuz, aşk da bizim annemiz.

Ey çadırımızın altında gizlenmiş olan annemiz! Sen bizim kâfir tabiatımız yüzünden saklandın! (R.No: 49)

***

Ney’le konuştum, dedim ki sana kim cefa etti böyle.Böyle hiç konuşmadan feryatlar, iniltiler neden?

Ney cevap verdi: Beni şeker dudaklıdan ayırdılar. Feryatsız, figansız yaşamayı bilemiyorum ki… (R.No: 200)

 

***

Yâriyle hoş geçinen yârsız kalmaz, müşteri ile iyi anlaşan iflâs etmez.

Ay geceden ürkmediği için öyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için o kokuyu elde etti. (R.No: 211)

***

Bu dönüşü ben kendi canımdan öğrendim. Beden kalıbına girmeden önce can âleminde de böyle dönerdim. Bana sabır ve sükûn daha uygundur diyorlar. Ben bu sabrı da sükûnu da size bağışladım. (R.No: 903)

 

***

Beni yabancı sanmayın; bu ülkedenim. Sizin yurdunuzda kendi yuvamı arıyorum. Düşman yüzlü görünsem de düşman değilim ben. Hintçe konuşuyorum, ama soyum Türk’tür. (R.No: 918)

 

***

Önümde kendi ayran tasım oldu mu Allah’a yemin ederim ki kimsenin balını düşünmem. Yoksullukla ölüm kulağıma sürtünse bile hiçbir zaman özgürlüğü köleliğe değişmem. (R.No: 935)

 

***

Canım tenimde oldukça Kuran’ın kölesiyim. Ben Hakk’ın seçkin peygamberi Muhammed(a.s.)’in yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım. (R.No: 1052)

 

***

İnsana her iki cihanda da savaşmak yaraşır. Mercandan da, taştan da sıkıntı çekmek gerek. İnsan ya erkekçe, erkek kılıklı yaşamalı ya da bin türlü utanç verici hallere katlanmalı. (R.No: 1111)

 

***

Git kendine dert ara, dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü (yaşamak için) bundan başka çare yoktur. Bahtın yâr olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin yoksa o zaman üzgünlük göster. (R.No: 1177)

 

***

Oruç tutmakla bir an olsun tabiat kirlerinden arınır, temiz Hak erleri ardından semalara yükselirsin. Onun kutsal yakışı ile tutuşur, mum gibi yanar, nur olursun. Ama lokma karanlığında ancak, kara toprağa lokma olursun. (R.No: 1528)

 

MESNEVİ’DEN

NEY’İN FERYÂDI (1/1 v.d.)

Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor? Ayrılıkları nasıl anlatıyor?

(Diyor ki) beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan kadın-erkek (herkes) ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş (bir) kalp isterim ki özlem derdini ona açıklayayım.

Aslından uzak düşen kişi, yine kavuşma zamanını arar.

Ben her toplulukta inledim; kötü hallilerle de arkadaş oldum, iyi hallilerle de.

Herkes kendi zannınca bana dost oldu, (ama) kimse içimdeki sırları aramadı.

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir, fakat (her) gözde ve kulakta o nur yoktur.

Beden ruhtan, ruh da bedenden gizli değildir; lâkin kimsenin, ruhu görmesine izin yoktur.

Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa, yok olsun!

Neye düşen aşk ateşidir, şaraba düşen aşk coşkunluğudur.

Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır; onun perdeleri bizim perdelerimizi yırtmıştır.

Ney gibi hem zehir, hem panzehir olanı kim gördü? Ney gibi hem özlem çeken, hem sırları paylaşanı kim gördü?

Ney kan dolu bir yoldan bahsediyor; Mecnun’un aşk hikâyelerini anlatıyor.

Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir; dilin müşterisi ancak kulaktır.

Üzüntü içerisinde günlerimizi farkedemez olduk; günlerimiz yanmalarla eş oldu.

Günler geçerse geçsin, korkumuz yok! Ey temizlikte eşi olmayan, sen kal (yeter)!

Balıktan başka herkes suya kandı; nasibi olmayanın da nasibi gecikti.

Ham kişi olgun kimsenin halinden hiç anlamaz; öyleyse sözü kısa kesmek gerekir, vesselâm!

 

KİNİN ASLI CEHENNEMDİR (2/273 v.d.)

Kin tutma! (Zira) kin yüzünden sapıtanların kabirlerini kindarların yanına kazarlar.

Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin, o küll’ün cüz’üdür; dinin de düşmanıdır.

Mademki sen cehennemin cüz’üsün, aklını başına al; cüz’ (ait olduğu) küll’ün yanında karar kılar.

Acı, mutlaka acılara katılır. Bâtıl söz, nasıl olur da hakka eş olur?

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir.

Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana layıksın.

Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar.

Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.

Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa (taneleri) birer birer ayıklarlar.

Tablalar kırıldı, canlar döküldü ve iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.

Allah bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberleri gönderdi.

Peygamberler gelmeden önce hepimiz birdik; iyi miyiz, kötü müyüz kimse bilmezdi.

Âlemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.

Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey, karışık olan, uzaklaş! Ey saf, beri gel! (denildi).

Renkleri göz fark edebilir; lâ’li de taştan ayırt eden, gözdür.

İnciyi de göz tanır, külü gübürü de… Onun içindir ki toz toprak gözü incitir.

 

KARANLIK ODADAKİ FİLİN HİKÂYESİ (3/1259 v.d.)

Hintliler halka göstermek üzere bir fil getirip karanlık bir ahıra koydular.

Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı.

Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde, file ellerini sürmeğe başladılar.

Birisi eline hortumunu geçirdi, “Fil bir oluğa benziyor” dedi.

Başka birinin eline kulağı geçti, “Fil bir yelpazeye benziyor” dedi.

Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benziyor.”

Bir başkası da sırtını ellemişti, “Fil bir taht gibidir” dedi.

Herkes, neresi eline geldiyse, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.

Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif.

(Fakat) herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki ayrılık olmazdı.

Duygu gözü, ancak ele avuca benzer; avuç bütün fili birden kavrayamaz ki!

Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka… Köpüğü bırak de denizin gözüyle bak sen!

Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne şaşılacak şey ki sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!..

Biz, gemilere benziyoruz. Apaydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.

Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam! Denizi gördün ama, asıl denize bak!

Denizin de bir denizi var; onu sürüp durur. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çeker çevirir.

 

MUSTAFA (A.S.)’IN HUZÛRUNDA AKLI KURBAN ET (4/1402 v.d.)

Bahtı yâver ve tâlihi kutlu olan kişi bilir ki akıl ve zekâ taslamak İblis’tendir, aşk ise Âdem’den!

Akıl ve zekâ, denizde yüzgeçliğe benzer. Bunlardan azı kurtulur; (çoğunun) sonu ise boğulup gitmektir.

Yüzgeçliği bırak, büyüklenmekten vazgeç… Bu ırmak değil, dere değil, denizdir deniz!

Hem de öyle sığınılacak yeri olmayan uçsuz bucaksız bir deniz ki yedi denizi bir saman çöpü gibi kapıverir!

Aşka gelince; o seçkin erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.

Aklı, zekâyı sat da hayranlığı satın al. Akıl ve zekâ, zandır; hayranlıksa bakış, görüş!

Aklı, Mustafa’nın önünde kurban et. “Hasbiyallâh” de, yani “Allah bana yeter!”

Kenan gibi gemiden baş çekme. Ona da keskin zekâsı bu gururu vermiş, (kendisini) aldatmıştı.

“Ben, büyük bir dağın üstüne çıkar kurtulurum, neden Nûh’a minnet edeyim?” dedi.

A akılsız, nasıl olur da onun minnetini çekmezsin? Allah bile ondan râzı olmakta!

Nasıl olur canımız, ona minnettar olmaz! Allah bile onun şükrünü, minnetini makbul saymış!

Keşke o yüzme öğrenmeseydi de Nûh’un minnetine katlanıp, gemiye girmeyi arzu etseydi.

Keşke çocuklar gibi hile bilmez olsaydı da onlar gibi anasına sarılsaydı!

Yahut da nakil bilgisi az olsaydı da gönlü, bir velîden vahiy bilgisini kapsaydı?

Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsan, vahiyle huzûra eren can seni azarlar!

Zamanın kutbunun sözüne karşı naklî ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye benzer!

Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü… Ancak bu kurtuluşu aptallıkla bulabilirsin!

Babam! Bunun için insanların padişahı “Cennetliklerin çoğu aptallardır” dedi.

Akıl ve zekâ, sana kibir ve gurur verir. Aptal ol da gönlün doğru kalsın!

Aptallık dediğim, halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir. Bu aptallık, O’na hayran olan adamın aptallığıdır!

Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar, bu yüzden ellerini doğrayanlar yok mu? İşte onlar aptaldır!

Aklı, dost aşkında kurban et. Zaten akıllar, sevgili ne yandaysa, o yandadır.

Akıllılar, akıllarını o tarafa göndermişlerdir; yalnız sevilmeyen ahmak, bu tarafta kalmıştır!

Şu baştan, hayretle aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir akıl kesilir!

O tarafta akla, beyne düşünce zahmeti yoktur. Çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin bitirir!

Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya varırsan nükteler duyarsın. Oradaki bağlara, bahçelere gelirsen hurma fidanın sulanır, yeşerir!

Bu yoldaki köşkü, sayvanı, şöhreti, şanı terket. Kılavuzun hareket etmedikçe hareket etme!

Başsız hareket eden, kuyruk olur. Böyle adamın hareketi, akrebin hareketine benzer!

 

İNSANDAKİ DÖRT KUŞA BENZEYEN HUYLAR (5/30 v.d.)

İnsan için, iç sıkıcı dört şey vardır; bu dört şey, aklın çarmıhı kesilmiştir.

Ey idrâki güneşe benzeyen! Sen vaktin Halîl’isin; şu yol kesen dört kuşu öldür!

Çünkü bunların her biri, karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.

Bedene ait dört huy, Halîl Peygamber’in kuşlarına benzer. Onları kesmek, cana yol açar.

Ey Halîl, iyiden, kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun!

Küll sensin, hepsi de senin cüzlerindir. Çöz ayaklarını! Onların ayakları, senin ayakların demektir.

Âlem, senin yüzünden can yurdu kesilir; bir atlı, yüzlerce orduya arka olur.

Çünkü şu beden, dört huyun durağıdır; o huyların adları, dört fitneci kuştur.

Halkın ebedî olarak diriliğini istersen, bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes.

Sonra da onları bir başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.

O yol kesen mânevi dört kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir.

Değil mi ki bütün doğru gönüllerin beyisin, bu zamanda Allah’ın halifesi sensin.

Bu dört diri kuşun, kes başlarını da ebedî olmayan halkı ebedîleştir.

O kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunların insanlardaki örneği de dört huydur.

Kaz hırstır; tavus makam (sevgisi); karga, uzun yaşama isteği; horoz ise şehvet…

Hırs kazı, kuru olsun, yaş olsun, ne bulursa yere gömer.

Bir an bile kursağı durmaz, Allah buyruğundan yalnız “Yiyin” hükmünü duymuştur.

Yağmacı gibi evi kazar, çabuk çabuk dağarcığını doldurup durur.

İyi kötü ne bulursa dağarcığına tıkar; inci tanelerini de oraya atar, nohut tanelerini de.

(Tavus) adı sanı duyulsun diye cilvelenir durur.

Bütün çabası, halkı hayır yönünden olsun, şer yönünden olsun, bir çeşit avlamak, kendisiyle meşgul etmektir; ama sonucunu, faydasını o da bilmez, haberi bile yoktur.

Kara karganın gaak gaak diye bağırışı sürekli bedeniyle yaşamayı dilemesidir.

O, tek ve temiz olan Allah’tan, İblis gibi kıyamete dek yaşamayı ister.

Horoz ise şehvete düşkündür; şehvete pek tapar; o zehirli, kötü şarapla sarhoştur.

 

TAKDİR HAKTIR AMA, KULUN ÇALIŞMASI DA HAK! (6/403 v.d.)

(…) İnsanın elde ettiği şey, kârsa çalışıp çabalamasından ileri gelmiştir, zararsa çalışmamasından…

Yoksa Âdem (a.s.), “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” der miydi?

“Bu suç, bahtımdan. Kader böyleymiş; ihtiyatın, tedbirin ne faydası var?” derdi

İblis gibi hani… O da “Beni sen azdırdın.” Hem kadehimizi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun demişti ya!

Halbuki takdir haktır; ama, kulun çalışması da hak! Kendine gel de koca şeytan gibi kör olma!

Yiğidim, kadere az bahane bul. Nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun?

Zeyd kan döksün, cezasını Amr çeksin… Amr şarap içsin, Ahmed’e had vurulsun… Böyle şey olur mu?

Kendi etrafında dolan, kendi suçunu gör; hareketi güneşten bil, gölgeden bilme!

Bir bey bile yanlış ceza vermiyor; can gözü açık o bey, düşmanı tanıyor.

Bal şerbetini sen içiyorsun da sıtma başkasını mı tutuyor? Gündüz sen çalışıyorsun da ücretini akşam başkası mı alıyor?

Hangi işte çalıştın da faydasını, zararını görmedin? Ne ektin de sonunda onu biçmedin?

Canından, teninden doğan işin, çocuğun gibi gelir, senin eteğini tutar.

Yaptığın işe gayb âleminde bir sûret verirler. Hırsızlık için darağacı kurmazlar mı hani?

Arpa ektin mi arpadan başka bir şey bitmez. Borcu sen aldın. Borç veren, senden başka kimden rehin ister ki?

Suçu kendinde bul, tohumu sen ektin. Allah’ın cezalandırmasıyla, adaletiyle uzlaş!

Zahmetin sebebi, kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; “talihimden” deme.

 

 

 

FÎHİ MÂ FÎH’TEN

 

(Mevlânâ buyurdu ki): Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmededir. Zulüm ediş, kin güdüş, haset, hırs, insafsızlık, ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de bir tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da seden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” buyurulmuştur, “kâfir, kâfirin aynasıdır” değil. Ama bu, kâfirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. (VI. bl., s. 19)

***

Korkuyla eminlik arasında çok fark var. Hattâ bu farktan söz açmaya bile ne hacet… Bu fark, herkesçe görünüp durmadadır. Söz, asıl şunda: Eminlikten eminliğe de pek büyük farklar var. Allah rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ (a.s.)’ın peygamberlerden üstün oluşu, eminlik yüzündendir. Yoksa bütün peygamberler eminliktedir, korkudan geçmişlerdir; ancak eminlikte de duraklar vardır, “Bâzılarını, dereceler bakımından bâzılarından üstün ettik” denmiştir, Korku alemiyle korku duraklarını söyleyip göstermeye imkân vardır, fakat eminlik duraklarının ne izi vardır ne tozu. Herkes Hak yoluna ne bağışlıyor diye korku âlemine bir bakılsa görülür ki biri bedenini bağışlamada; biri mal bağışlamada, biri de can bağışlamada… Biri oruç tutuyor, öbürü namaz kılıyor… Biri on rekat kılıyor, öbürü yüz rekat. Şu halde onların duraklan meydandadır, besbellidir, onları göstermek de mümkündür. Şuna benzer hani; Konya’ya yahut Kayseri’ye giden yolların konakları bellidir; Kaymaz, Ubruh, Sultan, daha da başka duraklar meselâ. Fakat Antakya’dan Mısır’a dek denizdeki konakların izi-tozu yoktur; onları kaptan bilir, karadakilere söylemez; çünkü zâten de anlamaz onlar. (XI. bl., s. 40)

***

(Birisi) dedi ki: Tatarlar da öldükten sonra dirileceklerine inanıyorlar, bir yargılanma olacak, mutlaka bir gün soru-sual, hesap-kitab olacak diyorlar.

(Mevlânâ) buyurdu ki: Yalan söylüyorlar. Biz de ikrar ediyoruz, biz de biliyoruz demek, böylece de Müslümanlarla kendilerini eş tutmak istiyorlar. Deveye, nereden geliyorsun demişler, hamamdan demiş. Dizinden-ökçenden belli demişler. Şimdi haşre inanıyorlarsa nerde izi-eseri bu inancın? Şu suçlar, şu zulüm, şu kötülük, kat-kat toplanmış karlara-buzlara benzer. Özünü Hakk’a veriş, pişman oluş, öbür dünyadan haber alış, Allah’tan korkuş güneşi doğunca bütün o suç karları, o suç buzları erir-gider; tıpkı güneşin karları-buzları erittiği gibi. Bir kar, bir buz, ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi bana vurdu dese, fakat olduğu gibi buz halinde, kar halinde kala-kalsa akıllı kişinin inanmasına imkân yoktur. Çünkü Temmuz güneşi vursun da karı-buzu eritmesin, mümkün değil. Yüce Allah, iyiliğin-kötülüğün karşılığını kıyamette vermeyi vâdetmiştir ama peşin olarak da onun örneği, dünya yurdunda soluktan-soluğa, bakıştan-bakışa belirip durmadadır. Bir insanın gönlüne bir neş’e, bir sevinç gelse bu neş’e, bu sevinç, birisini neşelendirmesine, sevindirmesine karşılıktır. Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır, birisini gamlandırmıştır. Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu bir ambardan bir avuç buğday gösterirler ya, tıpkı onun gibi. (XV. bl., s. 55-56)

***

(Mevlânâ) buyurdu ki: Gece-gündüz uğraşıyor, kadının huylarını güzelleştirmeye çalışıyorsun. Kadının pisliğini kendinle temizlemedesin. Kendini onunla temizlersen daha iyi olur; çünkü onu da kendinle beraber temizlemiş olursun. Kendini, onun için temizle; ona doğru git. Sence olmayacak bir söz bile söylese “doğru söylüyorsun” de. Kıskançlığı bırak. Kıskançlık, erkek huyudur ama şu bir tek iyi huyla birçok kötü huylar peydahlanır sende. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için “Müslümanlıkta keşişlik yoktur” buyurdu; keşişler yalnız yaşarlar, dağlara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan vazgeçerler; bunlar yoktur Müslümanlıkta. Allah rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber’e ince, gizli bir yol gösterdi yüce, büyük Mevlâ. Nedir o yol? Kadınların cefâsını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek. (…)Nefsini yenemezsen aklını başına devşir de tutalım, “Aramızda nikâh yok; başı boş bir sevgili o; istek üstün olunca yanına gidiyorum” de; kızgınlığını, hasedini, kıskançlığını bu yolda yen, gider kendinden; onların cefâsına dayanmak, olmayacak şeylerine tahammül etmek tadını alıncıya dek bu dersi ver kendine. Ondan sonra artık bu ders olmadan da dayanmaya başlarsın, kendine zulmetmeye alışır-gidersin; çünkü artık faydanı, ap-açık bunda görürsün.(XX. bl., s. 74)

***

Semâ’ı bâzı bilginler men’etmiştir, bâzıları caiz görmüştür ya; her ikisi de doğru. Nefse uyan, şehvetine kapılan kişiler, kibirle, gafletle semâ’a kalkarlar, âhiret hallerinden haberleri yoktur; onların semâ’ı, boşuna bir iştir, oyundan ibarettir. Onlardır, yaptıklarıyla azaba uğrıyanların ta kendileri. Çünkü nefis ve şehvet, dünyadandır. “Dünya yaşayışı, boştur, oyundan ibarettir.” Şeyhlerin, muhiplerin semâ’ına gelince: Bunlar, boş şeylerden, oyunlardan ter-temizdir; hattâ zâhir ehlinin çalışıp çabalamasından da yücedir bunların semâ’ı. Çünkü “İşler, niyetlere göredir. (Ek, s. 224-225)

 

 

MEKTÛBÂT’TAN

 

(Pervâne’ye Bir Tavsiye Mektubu)

Emirler padişahı, Allah dininin yardımcısı, iki devlet sahibi, iki kutlulukla kutlanmış, tutunulacak kulp, dayanılacak en yüce direk olan, Müslümanlığın feryadına erişen, Müslümanlara imdat eden kutlu uluğ dindar Pervane Bey’in hayırları, güzel işleri, itaat edenlerin yolunu kesen usanç ve yomsuzluk âfetlerinden korunsun, gözetilsin. Allah yüceliğini dâimi etsin.

Yeniden yeniye, devamlı çoğalan, birbiri ardınca selamlar ederiz. Görüşmek arzumuz son haddindedir. Bu, sözü doğru duacı, mektuplarla, yazılarla kutlu huzurunuza zahmet vermemeyi son derecede istemekte, ama ihtiyaç sahipleri -zamanın, yılların sonuna dek dâimi olsun- o âb-ı hayattan, o kutluluklar Kevser’inden başka bir yerde bir kaynak göremediklerinden, bulamadıklarından, size başvuruyorlar.

Tatlı suyun başı kalabalık olur;

Zaman tarlası, bulutların amânındadır.

Yoksulların gönüllerini de kırmamak gerek. (Cenâb-ı Hak) “Yetimi horlama; isteyeni boş çevirme” (buyurmuştur). Duvar, çiviye “Ne diye beni deliyor, incitiyorsun?” dedi. Çivi de ona, “Beni çakana bak” diye cevap verdi. Elimde olmadan, birbiri üstüne zahmetler veriyorum ama bu, birçok ısrarlar yüzünden oluyor; bağışlayacağınızı, güzel huylarınızdan umarım. Böylece de, ululandıkça ululansın, Hak, sizin ve dostlarınızın, kullarınızın dualarını, geciktirmeden kabul, hacetlerinizi reva etsin. “Nasıl borç verirsen, sana da öylece verirler”

Mektubumuzu getiren özü doğru oğlumuz Hamideddin, Allah ona muvaffakiyet versin, himmetinizin kutluluğuyla temiz kişilerin elbisesine büründü; dâvayı, gençliğe uymayı terketti; bedeninin zâhirini şehvetlerden, dâvalardan arıttı ki bu, onun elindeydi zaten; bâtınını da Hak o âleme yöneltsin, gönlünü değiştirsin. Selam ona, Peygamber buyurur ki: “Bu, benim elimde olan adalet, elimde olmayandan da bağışla beni” Allah rahmet etsin, atası Nusratüddin’e ait olan hankâh, mahlûldür. Sûfî, kendi hırkasına bürünmeye daha layıktır. Padişahça huylarınızdan beklediğimiz şudur ki: Padişahlık edin, ihsanda bulunun da o bucağı Şeyh Hamideddin’e verdirin. Böylece de onun bilgisinin, kulluğunun çoğalmasına, hem de Allah’tan uzaklaşarak, istemeyerek değil; Allah’a yaklaşarak, dileyerek çoğalmasına sebep olun; siz de karşılığında sevaplar elde edin. Şu da bilinsin ki, onların, bu duacıda birçok hizmet hakları vardır. Pek minnettar olurum, bu işi, şu duacı hakkında yaptınız sayarım; öyle bilirim; hele, Allah’a hamdolsun, mektubun hitabından, mektubu açmadan anlar, kitabın fihristinden, kitabı sonuna dek okur, o ihsanı yeniden lûtfedersiniz.

Hamdolsun bu ilâhi anlayış yüzünden Allah’a; Allah’ım, sen çoğalt, eksiltme. Allah buyurmuştur ki: “Biz, şükredenlere arttıracağız.”

Bu yandan şeyhler padişahı, zamanın Cüneyd’i, kalplerin emini, gerçeklerin, ruhların kendisine uydukları Hak ve Din Hüsâm’ı da -Allah bereketini dâimi etsin- selâmlar, dualar eder. (68. mektup)

 

(Kuyumcu Salâhaddîn’e)

Allah, gölgesini uzatsın, ömürler versin, gönlün efendisi, gönül sahiplerinin efendisi, dünyanın, âhiretin kutbu Salâhaddîn’in bir zamandır tırnaklarına çöken dertten şikâyette bulunduğunu hatırlıyorum. Yüce Allah, ona sağlık-esenlik versin. Bütün inananların sağlığı, esenliği, onun sağlığındadır, onun esenliğindedir. Bir tek kişidir ama, bin er demektir.

Ey yürüyen servi, dilerim, sana güz yeli esmesin;

Ey dünyanın gözü, dilerim, sana kötü göz değmesin.

Göğün de canısın sen, yeryüzünün de;

Canına rahmetten, rahattan başka birşey erişmesin.

*

Beni hasta edenin hastalığını duydum;

Keşke onun yerine ben hasta olsaydım.

Allah’ım, dilerim ki bu hastalık,

Ona selâmet olsun, onu nimetlere kavuştursun, o yüzden razılığını elde etsin.(…) (150. mektup)

 

MECÂLİS-İ SEB’A’DAN

 

(Birinci Meclis’ten)

Hamd, âlemi âletsiz vasıtasız yaratan, yapan, gönle gelen herşeyi, söylenen her sözü, uğranan her hali bilen, oluruna bağlanacak ve halden hale girilecek her türlü sıfatın, zâtına yol bulmasından münezzeh olan Allah’a (mahsustur). Bir padişahtır ki hiçbir kimsenin, onun hükmüne, onun buyruğuna karşı durmıya gücü yoktur. İlâhlığını apaçık delillerle bildirmiştir; akıl gözü, doğru – düzen bakar, yerli yerinde görürse, birliğine şahadet eder.

O, halkı, helâk uçurumundan, azap tehlikesinden kurtarmak için Muhammed (a.s.)’ı “Her yana yayılan sancakla, kınından sıyrılmış kılıçla göndermiş”, peygamberliğinin güneşini dolunaylar gibi parlak bir toplulukla kuşatıp doğdurmuştur; kalbine de, nur gibi parıl parıl parlıyan ve kalplere şifâ olan bir kitap indirmiştir.

Allah’ın rahmeti ona ve soyuna olsun. Bilhassa günahlardan çekinen Ebû Bekri’s-Sıddîk’a, doğruyla aslı olmıyanı ayırdeden temiz Ömer’e, iki nur sahibi arınmış Osman’a, Hakk’ın rızasını kazanmış, ahdine vefa eden Ali’ye, diğer muhâcirlere ve ensâra olsun; çok çok esenlikler onlara. Allah ona rahmet etsin, esenlik versin; Mustafâ (a.s.)’ın hadislerinden bir hadisle vaaza başlıyalım.(…) Peygamberlerin en güzel, en açık ve yerinde söz söyleyeninden gelen en doğru hadisler arasında rivayet edilen hadiste buyurmuştur ki: “Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü, bozulduğu zaman olur; ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz; hem de ona yüzbin şehidin sevabı verilir.” Allah’ın elçisi doğru söylemiştir.

Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü zamandadır? Yâni, benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir; hiçbir peygamberin ümmeti de benim ümmetimden üstün olmayacaktır; nitekim ümmetim, Îsa ve Mûsâ ümmetinden üstündür. Dinimin önceki dinlerin hükümlerini kaldırdığı gibi benim dinimin hükümlerini kaldıracak, bozacak, değerden düşürecek bir din de yoktur. “Ey Allah’ın elçisi dediler; o halde ümmetin ne yüzden değerden düşer?” Buyurdu ki: “Ümmetim bozulmaya başladı mı, bozgunculuğa girişti mi, giyindikleri, iki dünyada da parıl-parıl parlayan “Tanrıdan çekinme elbisesi daha da hayırlıdır” elbisesini, suç dumanı bürür; giyinmiş oldukları gökyüzünün o atlas elbisesini, Muhammed’e mensup o değerli ipek kumaşı yıpratırlar; islere-paslara bularlar, değerden düşürürler.”

Sünnetim şudur: Dostlarım, yollarını yitirdiler de, yanlış yola saptılar, suç dikenliğine ayak bastılar da ayakları o dikenlikte yaralandı mı, inat edip, ısrar edip o dikenliğe gitmemeleri gerek; çünkü inat kötü şeydir. Ayaklarının tikenden yaralandığını gördüler mi, yanlış yola saptıklarını bilmelerini, dikenliğe düştüklerini anlamaları, önlerine, artlarına bakıp yoldaki belirtileri görmeleri gerekir. Çünkü ben, bu feryada erişilmez, iz belirmez yolda, yolcular o belirtileri arayıp bulsunlar, akılları şaşıp başları dönmesin, avcıların karda avın ayak izlerini aradıkları, o izleri izleyip koştukları gibi bu sapıklık, bu azgınlık karında benim, adı sünnet olan ve doğru yol gösteren, önceki ve sonraki ayak izlerimi arasınlar, bulup birbirlerine söylesinler diye havaya belirtiler koymuşum, bu çölde ırmaklar akıtmışım, birbiri üstüne taşlar yığmışım. Benim ayak izlerime uyarlar da suç dikenliğinden yuları çevirirlerse makbûl oluş gül bahçesine dalarlar; ebedî zevk ve sefaya dalan, sonsuz padişahlık süren güzellerle, şehitlerle atbaşı beraber yürürler; hilece oturur, düşer-kalkarlar; bir kadehten içerler, onlarla eş-dost olurlar.

 

(Üçüncü Meclis’ten)

Münâcât: Ey Allah, ey Padişah! Şu anda, bu solukta esenlikler armağanlarını, rahmetler bağışlarını, şeriat sahibi peygamberlerin ulusu, gökyüzünün, yeryüzünün ışığı, Allah elçisi Muhammed (a.s.)’ın tertemiz ruhuna ulaştır. Beden çöplüğüne, ten gübürlüğüne ibâdet yumurtaları koymuşuz, sen onları şehvet kedisinin pençesinin zararından koru. Gönüllerimizdeki ay yüzlü ibâdet güzellerinin, kehribarın çekişine karşı güçleri yoktur; ey efendiler efendisi, sen bize güç-kuvvet bağışla da dayansınlar, çekilip gitmesinler. Acı hırs arkıyla çoraklaşan bedenimizi dayanıp savaşma başarısıyla tertemiz bir hâle getir. Gönüllerimiz, hayâllerin, vesveselerin ayakları altında kalmış, çiğnenip dümdüz olmuş, katılaşmış; başarı yağmurlarıyla, ibâdetler Hızır’ıyla beze de kızarmış, kızgın bir hâle gelmiş tabiat sacımızı, taş yüreklilerin delmesinden koru. Ölüm çağında, can kuşumuzun, beden kafesinden çıkacağı zaman, ona yemyeşil kutluluk ağacının dallarını göster de onları dilesin, istesin; o dilekle, o istekle bir hoşça kanat çırpsın, ürkmeden, sevinçle kafesten uçup gitsin.

MEVLEVÎLİK

 

Doç.Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

(Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü Müdürü)

 

  1. Kuruluş Dönemi

Hz. Mevlâna’nın döneminde kendi ve medresesi etrafında toplanan müritler vardı. Bunlar herhangi bir tarîkat usulüne bağlı olmadan derslere ve sohbetlere dâhil oluyorlardı. Ancak bu dönemlerde Hz. Mevlâna’ya gelip intisap etmek isteyenlerin “çehâr darb” tabir edilen saç, bıyık, sakal ve kaşlarından küçük bir miktarda kıl kesiliyor ve böylece intisapları gerçekleşmiş oluyordu. Bu olayın Şems-i Tebrizî ile karşılaşmasından, 1244 yılı öncesi olduğu kaydedilmektedir (Gölpınarlı: s. 164). Ayrıca Hz. Mevlâna’nın bazı yetişmiş müritlerine şecere yazıp bazı bölgelere göndermesi, o dönemde Mevlevîlik Tarîkatının temellerinin atıldığına dâir işaretler olarak kabul edilmektedir. Ancak bu yaygın olmayıp istisnaî olarak gerçekleşen bir usuldü ve aslında Mevlâna’nın teşkilatlanma gibi bir düşüncesi de hiç yoktu (Lewis: s. 469). Gölpınarlı’nın çehâr darb usulünün Kalenderî bir gelenek olduğunu vurgulayıp Mevlevîliğin temellerinin bu tarîkata dayanabileceğini söylemesi veya bu tarîkatın Melamî-meşrep usulünü de benimsemiş olduğunu vurgulaması herhalde tartışmaya açık olsa gerektir (Mevlâna’dan Sonra: 178-180). Mevlevî tarihçisi Sâkıb Dede’nin (öl. 1735); “Mevlevîlik, Semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi âdâb ve erkânının yanında Nakşibendî tarîkatının esasları ve Şems’in aşk ve cezbe temelleriyle oluşturulmuştur.” tespiti ise (Sefîne: I, 134) bu tarîkatın en güzel tariflerinden biri olmuştur. Ayrıca Mevlevîlik yolunun bir tarîkat olmaktan çok aşk yolu, cezbe yolu, bir kültür hareketi ve dünyayı terk etme değil, irfana ulaştıran bir yaşam biçimi olduğu vurgulanmakta; hattâ silsilesinin bile başta Hz. Muhammed (SAV) olmak üzere, Hz. Ali’ye (Ankaravî: 3a), Cüneyd-i Bağdâdi’ye, Ahmed Gazzâli’ye, Necmeddin-i Kübrâ’ya kadar farklı yürütülmesiyle diğer klasik tarîklerden ayrıldığı belirtilmektedir (Mevlânâ’dan Sonra: 186; Mevleviyye Silsilesi: muh. syf.; Top: 29). İlk dönemlerde bu yola girenlere Hz. Mevlâna’ya izafeten Mevlevî ya da Mevlânâîdenilmekteydi. İlk yüzyılında meşihatta bulunan Hz. Mevlâna ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve Âdilî olarak adlandırılsa da, tarih boyunca Mevlevî sıfatıyla vasıflandırılmışlardı. İbn Battuta (öl. 1369) Konya’yı ziyareti sırasında (1332 sıraları) bu tarîkin mensuplarının “Celâliyye” olarak anıldıklarını kaydetse de (Lewis’den naklen: s. 491), aynı dönemlerde yazılmaya başlanan Eflâkî menâkıbında ve bazı yazma eserlerdeki imzalarda “Mevlevî” veya “el-Mevlevî” ibareleri sıkça geçer.

Hz. Mevlâna’nın 1273 yılındaki vefatının ardından Mesnevî’nin kâtibi Çelebi Hüsameddin onun yerine geçmeye uygun bulunmuştu. Çünkü Hz. Mevlâna vuslatının yaklaştığı dönemlerde etrafındakilerin “Sizden sonra hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim geçecek” sorularına “Çelebi Hüsameddin halifemiz olur.” diyerek cevap vermiş ve makamın kime geçeceğini bildirmişti (Eflâkî: II, 162). Vefatına kadar Hz. Mevlâna’nın yanından ayrılmayan oğlu Sultan Veled olgun sayılacak bir yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan makama geçmeyi reddetmiş ve o da Çelebi Hüsâmeddin’i uygun görmüştü (İbtidânâme: b. 2668 vd.). Çelebi’nin bu vazifeyi devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve son olmuş, bu makama Hz. Mevlâna soyundan gelmeyen bir kişi oturmuştu. Bu aynı zamanda Çelebi Hüsâmeddin’in bir Ahî şeyhi ve Şafî mezhebine mensup biri olarak Mevlevîliğin ilk şeyhinin ileriki yıllarda bir daha eşine rastlanmayacak özelliklere sahip olması demekti. Kendisinden sonra bu makama hep Mevlâna soyundan sonra gelenler oturacak ve Ulu Ârif Çelebi’den itibaren (1312) meşihatta bulunanlar hep “Çelebi” diye anılacaklardır.

Çelebi Hüsameddin makamda kendi oturmasına rağmen Sultan Veled’e büyük saygı beslemiş ve daima onun fikirleri doğrultusunda hareket etmişti. Hz. Mevlâna türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Çelebi, aynı zamanda Hz. Mevlâna’nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur’ân-ı Kerim ve Mesnevî okutmuş, bu usul de ileriki dönemlerde Mevlevîliğin ana unsurlarından biri olmuştu. Sağlığında “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” (Sipehsâlâr: s. 75) diyen Hz. Mevlâna’nın yönlendirmesi de Mevlevîlik geleneği içinde bu esere gösterilen ilgiyi hep canlı tutmuştur.

Çelebi Hüsâmeddin 11 yıl süren meşihat görevi sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled’in makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Ancak bu dönemde Sultan Veled’in de hocalığını yapan Bektemüroğlu Şeyh Kerimüddin’in yedi yıl kadar Mevlevîliğin başında olduğu ve onun 1291 yılında vefatının ardından Sultan Veled’in bu görevi üstlendiği kaydedilir (krş. Lewis: s. 284 vd.). Şeyh Kerimüddin’in adının Mevlevî kaynaklarında postta oturanlar listesinde yer almaması bu tezin sarihliği konusunda tereddüt yaratırken, Mukâbele-i Şeriften sonra okunan duada isminin zikredilmesi onun bu yolun kuruluşunda büyük hizmetlerinin olduğuna bir delildir. Yine Sultan Veled’in kendi aktarımlarından Çelebi Hüsâmeddin’in vefatının ardından makama geçtiği kesin olarak görülmektedir (İbtidânâme: b. 2808 vd.). Sultan Veled makama geçtiğinde; Şems-i Tebrizî’nin, Hz. Mevlâna’nın, kayınpederi Kuyumcu Selâhaddin’in, Çelebi Hüsâmeddin’in ve Bektemüroğlu Şeyh Kerimüddin’in mânevî terbiyesi ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yolu bizzat hakke’l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun makamda bulunduğu 28 (veya 21) yıl zarfında mürit ve dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler kuvvetlenmiş; daha da önemlisi Semâ, mûsıkî ve Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene sokularak Mevlevîliğin kurumsallaşmasının temelleri atılmıştı. İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen Mevlevîlik âdâb ve erkânı da XV. yüzyıldaki Pîr Âdil Çelebi’nin (öl. 1460) meşihati döneminde yeniden yapılanma ile birlikte günümüze kadar büyük bir değişikliğe uğramadan devam edegelecektir.

Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312) bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer taraftan da onun halife olarak gönderdiği elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor, kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlâna’nın fikirleri, Semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller fethediliyordu. Ayrıca Mevlâna’nın ziyareti sırasında Afyonkarahisar’da temelleri atılmış olan bu yolun yaygınlaşmasına da gayret sarf etmişti. Sultan Veled’in babasının Mesnevî’sini örnek alarak yazdığı İbtidânâme’si ve Hz. Mevlâna’ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr’ın Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk kaynakları kendi döneminde yazılmış oluyordu. Sultan Veled’in meşihati döneminde Sipehsâlâr’ın (öl. 1312?) ileri yaşlarda olmasına rağmen Dergâhın mali işlerini üstlenmiş olması ve önceki devlet görevinden dolayı nüfuzlu bir kişilik olması Mevlevîliğin bu kuruluş döneminde dışarıdan gelen bazı olumsuz girişimleri de engellemişti (Şimşekler 2009: s. 260).

Sultan Veled Hakk’a yürüdüğünde (11 Kasım 1312) artık, Mevlevîlik Yolu’nun esasları büyük ölçüde belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın akın gelen gönül dostlarına İslâm’ın güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya başlanmıştı. Sultan Veled’den sonra meşihatta bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (d. 1272) daha babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol’da ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba sarf etmekteydi. Mevlevîliğin yaygınlaşmasında babası Sultan Veled’den öğrendiği “seyahat” usulünü daha da yaygınlaştıran Ulu Ârif Çelebi kız kardeşi Mutahhara Hatunu gelin olarak verdikleri Germiyanoğulları başta olmak üzere, Karamanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Eşrefoğulları, Sahibataoğulları ve Saruhanlılar ile iyi ilişkiler içinde olmuş, bu beyliklerin liderleriyle görüşüp kendisine mürit yapmıştı. Onun bu ilişkileri, Mevlevîliği bu beyliklerin hâkim olduğu bölgelerde yaymasına rahat bir zemin teşkil etmişti. Karaman, Beyşehir, Aksaray, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum, Amasya, Kırşehir, Erzincan ve devamında Tebriz’de kurulan Mevlevîhâneler onun bu ziyaretleri sırasında attığı temeller sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i Tebrizi, Çelebi Hüsâmeddin, Kuyumcu Selâhaddin, Hz. Mevlâna ve çağına kadar olan çocuklarının menkıbelerini toplayarak yazdığı Menâkıbü’l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir. Dedesi Mevlâna’nın sağlığında dünyaya gelen Ulu Ârif Çelebi, doğumunda Hz. Mevlâna tarafından “Bugünden sonra bizim Ârif’imiz tam bir şeyhtir ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar olgunlaşacaktır.” (Eflâkî: II, 230) şeklinde vasfedilmesi onun Mevlevîlik yolundaki hizmetlerinin manevî desteklerinden biri olmuştu.

 

  1. Tarih Boyunca Mevlevîlik ve Çelebiler

Ulu Ârif Çelebi 1320 yılında vefat ettiği zaman yerine sırasıyla kardeşleri Şemseddin Âbid (öl. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid (öl. 1342) geçecekler, ancak Anadolu’daki siyasi karışıklıklar sebebiyle cedlerinden öğrendikleri usulle Mevlevîliği yaymaya zemin bulamayacaklardır. Daha sonra meşihatta bulunan Ulu Ârif Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi I gelenek üzere iki amcasından sonra makama geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat ettiğini kaydederler.

Emir Âlim Çelebi I’in vefat ettiğine dair haber Konya’ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi’ye (öl. 1368) verilmiş ve o da 18 yıl meşihatta bulunarak tarîkatı idare etmiştir. Konya’nın Karamanoğulları elinde bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da müridi olmuştur.

Emir Âdil Çelebi’den sonra makamda 27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim Çelebi II de Karaman’da medfun bulunan Hz. Mevlâna’nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi Muhammed Alâeddin’in türbelerini onartmış ve bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.

Emir Âlim Çelebi II’nin (öl. 1395) Hakk’a yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar içinde bulunan Anadolu’da tarikatını fazla genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz. Mevlâna’nın türbesini esaslı bir onarıma vesile olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421 yılında vefat eden Ârif Çelebi II’den sonra tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.

Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled’den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan Semâ’ı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir (Sefîne: I, 134). Tabi ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle ayırma fikri önemli bir etken olmuştu. Onun tarikatta yapmış olduğu geleneğe uygun bu düzenlemeler kendisine Mevlevîlik tarihi içinde II. Pîr unvanı verilmesine de sebep olmuştu. 39 yıl meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1460 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi geçmiştir.

Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509) Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise Mevlâna soyundan olan inas Çelebilerden (anne tarafından Mevlâna torunu) Divâne Mehmed Çelebi (öl. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (öl. 1550) sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda Mevlevîhâneler kurulmuştur. Özellikle II. Yıldırım Bâyezid’in izni ve Divâne Mehmed Çelebi’nin gayretleriyle 1491 yılında kurulan Galata Mevlevîhânesi, İstanbul’da ve bu şehre gelen batılı seyyahların yazdıkları eser ve mektuplar sayesinde de Avrupa’da Mevlâna’nın tanınmasına büyük katkıları olmuştur. Yine Hz. Mevlâna’nın torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan doğan II. Bâyezid (slt.1481-1512), ceddi saydığı Hz. Mevlâna’nın dergâhına büyük hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu’da Mevlevîliğin yayılmasında maddî-mânevî desteklerini esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid’in oğlu Mehmed’in de Osmanlı padişahlarının aldığı “Sultan” unvanı yerine Mevlâna soyundan gelenlere verilen “Çelebi” unvanını tercih etmesi sarayın Mevlevîliğe verdiği önemin somut bir delilidir. Cemâleddin Çelebi de 49 yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı olumlu bir şekilde kullanarak bu yola büyük hizmetler etmiştir. Sâkıb Dede’ye göre Cemâleddin Çelebi, Fâtih Sultan Mehmed’e II. Bâyezid’in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II. Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlâna’ya büyük sevgi ve saygı beslemiştir. Tahtta bulunduğu dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş, üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir (Sefîne: I, 139-144).

Cemâleddin Çelebi’nin 1509 yılında vefatından sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin Çelebi’nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği için görevi oğlu Hüsrev Çelebi almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta bulunan Hüsrev Çelebi zamanı, Osmanlı Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim (slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu döneme rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları seferler sırasında Konya’ya uğrayarak Hz. Mevlâna Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine katkıda bulunmakla birlikte su getirterek, Semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari yapısına da hizmet etmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman Mevlâna ve oğlu Sultan Veled’in mezarlarının üstündeki mermer sandukaları yaptırmış, Mevlâna’nın evvelki ahşap oyma sandukasını da babası Sultânü’l-Ulemâ’nın kabri üzerine nakletmiştir (Evliya Çelebi’den naklen bkz. Mevlânâ’dan Sonra: s. 154).

Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla türbeyi idare etmekle birlikte Karatay Medresesi’nin müderrisliği de kendisine tevcih olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni’nin oğlu II. Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim Konya’da vali iken Hz. Mevlâna dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına Selimiye Camii’nin inşası emrini vermişti. Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin “bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor” gibi dedikodular nedeniyle padişah tarafından azlediliyor ve İstanbul’a sürgüne gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah ilk kez Mevlâna Dergâhı Postnişînliği görevine müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi’nin 30 yıl meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda oturduğu kabul edilir.

Ferruh Çelebi 1591 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan III. Mehmed’in emriyle oğlu Bostan Çelebi I geçmiştir. Çelebi’nin 1630 yılındaki Hakk’a yürüyüşüne kadar makamda kaldığı bu 39 yıl, Mevlevîliğin sarayla arasını tekrar düzelttiği, yeniden Anadolu’ya, İstanbul’a ve hatta Balkanlar, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi bölgelere yayıldığı bir dönem olmuştur. Yine Mevlâna muhibbi olan Sultan I. Ahmed (slt. 1603-1617) ve devlet ileri gelenleri bu tarikata olan bağlılıklarını dile getirmiş, ziyaretleri ve bağışları sayesinde Mevlevîliğe yeniden bir heyecan ve etkinlik getirmişlerdir. Bugün dahi Mesnevî’yi güzel ve doğru bir şekilde şerh ettiğine inanılan ve bu hizmetiyle “Hz. Şârih” unvanı alan Ankaralı Rusûhî Dede de Bostan Çelebi I’e mürit olmuş ve hizmetinde bulunmuştur.

Bostan Çelebi I’in vefatından sonra yerine kardeşi Ebubekir Çelebi geçmiş ve parlak geçen ağabeyinin döneminin ardından tahtta bulunan ve tasavvufî düşünceye zıt olan Sultan IV. Murad (slt. 1623-1640) nedeniyle epey zorluklar çekmiştir. IV. Murad Ayasofya Camii vâizi Kadızâde (öl. 1635) ve çevresinin etkisinde kalarak diğer tarîkatlere olduğu gibi Mevlevîliğe de karşı çıkmış, hatta Bağdat Seferine giderken uğradığı Konya’da Mevlâna Dergâhını yıkmayı bile aklına koymuştur. Fakat dergâhta yaşadığı bir olay neticesinde bu fikrinden vazgeçmiş, Ebubekir Çelebi’ye hediyeler vererek, dergâha da vakıflar bağlamak suretiyle asırlardır gelen Mevlâna Yolu’nu onaylamıştır.

Sultan IV. Murad’ı da arkasına alan Ebubekir Çelebi daha da güçlenmiş bir şekilde makamda bulunurken yine kendisini çekemeyenler tarafından “Dergâhın maddî imkânlarını şahsı için kullanıyor” iftiralarıyla İstanbul’a sürgüne göndertilmiştir (1637). Çelebi burada iken 1638 yılında vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi’ne defnedilmiştir.

Ebubekir Çelebi’nin sürgüne gönderildiği tarihte makam, inas Çelebilerden ve (Afyon) Karahisar Mevlevîhânesi şeyhi Dîvâne Mehmed Çelebi soyundan Ârif Çelebi III’e (Küçük Ârif Çelebi)  geçmiştir. Afyon’dan çağrılarak posta oturtulan Çelebinin 5 yıl süren meşihatinde önemli bir olay vukû bulmamıştır.

Ârif Çelebi III’ün vefatıyla, Çelebilik Makamı yeniden zükûr Çelebilere (baba tarafından Mevlâna torunu) geçmiş; Hasan Çelebi oğlu Hüseyin Çelebi posta oturarak 24 yıl meşihatta bulunmuştur. Hüseyin Çelebi dönemi de Sultan Deli İbrahim (slt. 1640-1648) ve IV. Mehmed (slt. 1648-1687) zamanına rastlar ve ülke içerisindeki karışıklık ve isyanlar nedeniyle Osmanlı Devletinin gerilemesine paralel olarak Mevlevîlikte de yeni adımlar atılamaz; hatta siyasete karıştığı iddialarıyla da zaman zaman kötü dönemler geçirir. Hüseyin Çelebi, deliliği geçmesi için Sultan Deli İbrahim’e arakiyye tekbirleyip giydirmek üzere İstanbul’a davet edilmiş; fakat Sultan bu arakiyyenin Şehzâde Mehmed’e giydirilmesini emretmiş ve böyle de yapılmış. Şehzâde Mehmed’in tahtla müjdeleneceğine yorumlanan bu olaydan bir müddet sonra Şehzâde, IV. Mehmed unvanıyla padişah olmuştur (Sefîne: I, 176). Bu olay saray nezdinde Mevlevîlerin itibarının artmasına vesile olmuştur.

Hüseyin Çelebi’nin vefatının ardından Abdurrahman Çelebi oğlu Abdülhalim Çelebi I makama geçer (1666). Mevlevîlik bu Çelebi döneminde ikinci kez büyük sarsıntı geçirir. Daha önce IV. Murad’ın saltanatta bulunduğu zaman Mevlâna Dergâhı’nın yıkılmasıyla dahi karşı karşıya gelen ve tarihe “Kadızâdeler Olayı” olarak kaydedilen bir dönemden sonra, bu kez de sahnede Vânî Mehmed (öl. 1685) adlı bir hoca vardır. Vânî, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu Fâzıl Ahmed Paşa’nın Sadrazamlığa getirildiği dönemde onun ve Sultan IV. Mehmed’in itibarını kazanarak “Hünkâr Şeyhi” sıfatıyla saraya girer. Vânî, birkaç yanlış örnek göstererek ülkedeki tarîkatlerin artık zararlı bir hale geldiğini savunarak lağvedilmesi yönünde padişahtan karar çıkartır. Tabi bu karar, Mevlevîlik ve onun en önemli ritüeli olan Semâ’ı da bağlamaktadır. 1077/1666 yılında ilan edilen bu yasak Mevlevîler tarafından ebced hesabıyla “yasağ-ı bed” (kötü yasak) tâbiriyle tarihe kaydolmuştur. 18 yıl süren bu olaydan sonra Vânî’nin gerçek yüzü ortaya çıkmış ve saraydan azledilmesiyle Mevlevîlerin ve Semâ’ın yasağı kalkmıştır. 1095/1684 yılında meydana gelen bu yasağın kalkması da Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Naci Ahmed Dede (öl. 1708) tarafından “Mevlevîler döndü câna aşk-ı Mevlânâ ile” mısraı ile tarihe nakşedilmiştir.

Dönemindeki karışıklık ve yasaklarla uğraşan Abdülhalim Çelebi I, 1679 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Kara Bostan Çelebi geçmiştir. Kara Bostan Çelebi makamı döneminde ilk iş olarak yasak nedeniyle müritleri dağılan ve vakıflarına dahi el konulan Mevlâna Dergâhını eski parlak günlerine kavuşturmak için çaba sarf etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Artık sadece Mevlâna Dergâhı’nda değil Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan diğer Mevlevîhânelerde de Mevlevîler toplanmaya başlamıştır. Kara Bostan Çelebi müritlerini yeniden toplarken Sultan II. Süleyman’ın (slt. 1687-1691) Balkanlara gazaya çıkacağı haberi üzerine Mevlevîlerden bir alay oluşturmuş ve savaşa katılmak üzere Edirne’de sultana intisap etmiş; sultanın “Efendim, siz zaferimiz için dua ediniz” cevabı üzerine de geri dönmüştür. Sultan II. Ahmed’in (slt. 1691-1695) tahtta bulunduğu sırada ise artık son dönemlerde adet olduğu üzere Çelebi “Dergâhın vakıflarını geri aldığı menfaatçiler” tarafından Sultana şikâyet edilmiş ve o da Çelebinin Hacc’a gitmesi bahanesiyle onu Konya’dan uzaklaştırmış ve dönüşünde de Kıbrıs’a sürmüştür. Kısa bir müddet burada kalan Kara Bostan Çelebi affedilmiş ve büyük bir karşılama töreniyle Konya’ya gelmiştir. Çelebi, görevinin geri kalan kısmında Hz. Mevlâna Dergâhında onarımlar yaptırmış, Yeşil Kubbenin çinilerini yeniletmiş ve 1711 yılında hayli yaşlı bir vaziyette Hakk’a yürümüştür.

Kara Bostan Çelebi’den sonra yerine oğlu Sadreddin Çelebi geçmişse de ancak 1 yıl meşihatte bulunabilmiş; o da babası ile aynı yıl içerisinde vefat etmiştir. Çelebi’nin yaptığı en önemli iş Osmanlı şehzâdelerine arakiyye tekbirlemek üzere İstanbul’a davet edilip bu görevi yerine getirmesi olmuştur.

Mevlâna’nın makamı bu dönemde de bazı kişilerin post kavgasına neden olmuş ve nihayetinde Kara Bostan Çelebi’nin amcası Abdurrahman Çelebi oğlu Mehmed Ârif Çelebi posta oturtulmuştur. Mehmed Ârif Çelebi’nin 35 yıl meşihatta bulunduğu dönem, Mevlevîliğin özellikle Balkanlar, Arap ülkeleri ve Akdeniz’deki adalarda yaygınlaşmasıyla tarihte yer alır. Bu süre içinde Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke, Tebriz, Lefkoşe, Hanya (Girit), Sakız, Midilli, Siroz, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç, Selânik, Üsküp ve Vodine gibi şehirlerde Mevlevîhâneler kurulmuş ve bölge insanlarını aydınlatmayı bir görev olarak benimsemiştir. Mehmed Ârif Çelebi ayrıca yakın dönemimize kadar ulaşan Dergâhın batısındaki Sultan Veled Medresesini tâdilatla büyütmüş ve Çelebi çocuklarına okul olarak ihdas etmiştir. Yine bugün hâlâ ayakta duran Mevlâna Müzesi’nin kuzeyindeki Çelebi misafirhanesini de o yaptırmıştır.

Mehmed Ârif Çelebi’nin bu velûd döneminden sonra yerine oğlu Ebubekir Çelebi II geçmiştir (1746). Şâir olan Çelebi, makamda bulunduğu zamanlarda hayli çalkantılı bir dönem geçirmiş, hatta siyasete ve isyanlara adı karıştığı için idamı bile söz konusu olmuştur. Dönemin Şeyhülislâmı tarafından idamı önlenen Çelebi, Manisa’ya sürülmüş (1776), affını müteakiben Konya’ya dönerek 1785 yılında burada vefat etmiştir.

Birkaç yüzyıldır, iyice genişleyen Mevlâna ailesi artık makama geçmek için zaman zaman ikili, hatta üçlü çekişmeler içine girmiş ve bu mücadele saraya taşınmaya başlamıştır. Ebubekir Çelebi II’nin vefatıyla da durum böyle olmuş, inas Çelebilerden Mesnevîhân Seyyid Alizâde ile zükûr Çelebilerden Karaman Mevlevîhânesi şeyhi İsmail Çelebi’nin oğlu Hacı Mehmed Çelebi makama talip olmuşlardır. İstanbul’da saraya davet edilen bu iki Çelebi dinlendikten sonra makam Hacı Mehmed Çelebi’ye verilmiştir.

30 yıla yakın süren Hacı Mehmed Çelebi zamanı da Mevlevîlik tarihi açısından iyi ve kötü olayları barındıran bir dönem olmuştur. Çelebi, Mevlevî olan III. Selim’in (slt. 1789-1807) İstanbul’daki Mevlevîhâneleri sık sık ziyareti, ilgisi ve Şeyh Gâlib (öl. 1799) gibi bir şâirin yetiştiği dönemde bu yakınlığı yeterince kullanamamış (Küçük: s. 55-59), aksine Konya ve çevresinde meydana gelen siyasi hareket ve ayaklanmalara dahi katılarak tepki çekmiştir. Çelebi, dergâhın vakıf konularındaki anlaşmazlıklarında da epey yıpranmış ve çaresiz makamdan çekilerek yerine dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Said Hemdem Çelebi’yi önermiş; saraydan onun hilâfet fermanı gelmeden de 1815’de vefat etmiştir.

Hemdem Çelebi küçük yaşta Konya’daki Çelebilerle birlikte saraya hilafet almak için İstanbul’a gittiğinde burada büyük ilgi görmüş, hediyelerle birlikte hilâfetini de alarak Konya’ya geri dönmüştür. Hemdem Çelebi resmî olarak 44 yıl makamda bulunmasına rağmen ilk dokuz yılı yaşının küçük olması nedeniyle amcası Ferruh Çelebi’nin vekâletinde geçmiştir. Sultan II. Mahmud (slt. 1808-1839) ve Abdülmecîd (slt. 1839-1861) dönemlerinde meşihatte bulunan Hemdem Çelebi, kendi döneminde meydana gelen siyasî olaylarda ve II. Mahmud’un Bektaşîlerin oluşturduğu Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesi (1836) sırasında tarafsızlığını korumuş ve sarayın Mevlevîlere olan itibarını artırmıştır. Sultan Mahmud hem Mevlâna Dergâhına hem de İstanbul başta olmak üzere diğer Mevlevîhânelere maddi-manevi yardımlarını esirgememiştir (Küçük: 341-354). Hemdem Çelebi’ye Abdülmecîd döneminde de itibar edilmiş, kendisine sarayda “üstün derece nişanı” verilmiş, Mevlevîler bu ilgiyle saygınlıklarını daha da arttırmışlardır. 1858 yılında Hakk’a yürüyen Hemdem Çelebi’nin dergâha yaptığı en büyük hizmetlerden biri de burada dervişlerin elinde dağınık halde bulunan kitapları toplatıp kayda geçirmek suretiyle bir kütüphane kurmasıdır (1854). Hemdem Çelebi’nin vefatından sonra sırasıyla 4 oğlu Mahmud Sadreddin, Fahreddin, Mustafa Safvet ve Abdülvahid Çelebiler makamda bulunmuşlardır.

Mahmud Sadreddin Çelebi 23 yıl meşihatte bulunmuş, bu süre içerisinde Mevlevîlik olağan seyrinde devam ederken Konya’da bazı yangın ve kıtlık gibi felâketler baş göstermiştir. Çelebi bu felâket günlerinde vali ile birlikte Konya halkının yardımına koşmuş, dergâhın maddî-manevî imkânlarını seferber etmiştir. Bu çabaları sayesinde Sultan Abdülaziz’in (slt. 1861-1876) özel nişanlarını da kazanan Çelebi, Konya halkının da büyük ilgi ve sevgisine mazhar olmuştur (Küçük: s. 68-69). 1881 yılında Hakk’a yürüyen Çelebinin yerine, kardeşi Manisa Mevlevîhânesi şeyhi Fahreddin Çelebi atanmıştır (1881).

Fahreddin Çelebi, 1866 yılında kurulan “Meclis-i Meşâyih” kuralları gereği dergâhtaki dedelerin önermesi, Meclis-i Meşâyih’ın onaması ve Şeyhülislâma teklifi ve onun onayı ile makama geçmiş; ancak fazla bir iş yapamadan bir yıl sonra vefat etmiştir. Daha sonra ise yerine kardeşi Mustafa Safvet Çelebi geçmiştir.

Mustafa Safvet Çelebi de beş yıl kadar meşihatte bulunmuş, bu süre zarfında dergâhta bazı onarımlar yapmış, vefat ettiği zaman yerine kardeşi Abdülvahid Çelebi geçmiştir.

4 kardeşin sonuncusu olan Abdülvahid Çelebi de yirmi yıl kadar dergâhta postta oturmuş; fakat tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid’i (slt. 1876-1909) sık sık eleştirdiği için sarayla arası pek iyi olmamıştır. Oldukça hareketli ve biraz da Bektaşî-meşreb bir kişiliğe sahip olan Çelebi, sarayın emriyle her ne kadar Konya valilerinin gözetimi altında tutulmaya çalışılmışsa da, o çeşitli bahaneler bularak bunu ihlâl etmiştir. Abdülvahid Çelebi, yine Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’na karşılık Meram’da Yıldız Köşkü yaptırmış, saray faytonlarına benzer bir fayton imal ettirerek Konya sokaklarında onunla dolaşmıştır. Çelebi bütün bunlarla birlikte Konyalıların bütün sıkıntılarına koşmuş, hükümetle problemi olan insanlara çözümü için yardım etmiş, fakirlere maddi yardımlarda bulunmuş ve bu hareketleriyle de Konya halkının sevgisini kazanmıştır (Önder: s. 131-150; Şimşekler 2004: s. 150-157)

Abdülvahid Çelebi 1907 yılında Hakk’a yürüdüğünde oğlu Abdülhalim Çelebi II geçmiştir. Fakat huy bakımından babasına oldukça benzeyen Çelebinin makamda bulunduğunun ilk yıllarında II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve meşrutiyetçilerin yanında yer aldığı gerekçesiyle makamdan alınarak yerine Hz. Mevlâna soyundan Necib Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) getirilmiştir (1909).

Edîb bir zat olan Veled Çelebi’nin meşihat döneminde ise I. Dünya Savaşı çıkmış ve Çelebi, kendisi de Mevlevî olan Sultan Reşat’ın isteğiyle 1915 yılı başlarında Osmanlı topraklarında bulunan Mevlevîhâne şeyhlerinden ve diğer Mevlevîlerden 1026 kişilik gönüllü bir tabur (veya alayla) oluşturarak Kanal Harekâtı’na katılmak üzere 27 Mart 1915 günü Şam’a varmıştır. Mücâhidîn-i Mevleviyye adı verilen sancak sahibi tabur, Şam, Beyrut, Humus üçgeninde görev yapmış, genellikle askerin maneviyatını güçlendirme, istihkâm ve lojistik alanlarda hizmet görmüştür. (Köstüklü: s. 65-124). 1919 yılında ise Veled Çelebi şeyhlikten azledilmiş ve yerine kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim Çelebi II tekrar geçmiştir.

Abdülhalim Çelebi ilk kez makama geçtiği zaman görevden alınışını haksızlık olarak nitelendirmiş ve İttihad ve Terakkî’nin aldığı bu azil kararını yıllarca içine sindirememiştir. Mevlevîler arasında da üzüntü yaratan bu olay sonrasında (Sayar: s. 31 vd.) İttihatçıların siyasi etkinliğinin kaybolmasının ardından Şeyhülislâma müracaat ederek 1919 yılında tekrar Makam Çelebiliğine getirilmiş; bu dönemde Osmanlı Meclis-i Mebûsânı’nda da Konya milletvekili olarak görev yapmıştır. İkinci meşihatında da ancak bir yıl kalan Çelebinin yerine 1920 yılında Yakub Çelebi oğlu Âmil Çelebi getirilmiştir.

Âmil Çelebi makama geçtiği vakit hayli yaşlı ve rahatsızdı. Aynı yıl içerisinde vefat ettiği zaman, yerine Abdülhalim Çelebi II üçüncü kez posta oturacaktır.

Son dönem Çelebileri arasında Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesi, ney üfleme, kudüm vurma, keman çalma gibi mûsıkiye yatkın olması, hattâtlığı, nezaketi ve zerafeti ile dikkat çeken Abdülhalim Çelebi bu üçüncü defa makama geçişinde 1920-25 yılları arası meşihatte bulunmuş; bu görevinin yanı sıra seçime ilk sıradan girerek TBMM’ne Konya milletvekili olarak katılmış ve Gazi Mustafa Kemal’in ardından seçimle Meclis Başkan Vekilliği (II. Başkan) görevini üstlenmiştir. Çelebi bundan önce de Millî Mücadele günlerinde göstermiş olduğu başarılı tutumlarından dolayı TBMM tarafından İstiklâl Madalyası (21 Ekim 1923) ve birçok nişanla onurlandırılmıştır. Abdülhalim Çelebi milletvekilliği sona erdikten sonra tekrar Konya’ya dönmüş, 1925 yılındaki Tekâyâ ve Zevâyâ Kanununa kadar Mevlâna Dergâhının son Makâm Çelebisi olmuş (Veled Çelebi: s. 67), sonra da İstanbul’a giderek bir otel odasına yerleşmiştir. Ama ne acıdır ki, bu otel odasının balkonundan düşerek, ya da menfûr bir olaya kurban giderek vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi hâziresine defnedilmiştir (12 Ekim 1925).

Tekke ve Dergâhların kapatılması kanunu ile ülkedeki bütün tekkeler gibi Mevlâna Dergâhı da kapanmıştır (1925). Annesi Zübeyde Hanımın Mevlevî muhibbi olmasından dolayı, M.K. Atatürk’ün çocukluğu zaman zaman Selânik Mevlevîhânesi’nin bahçesinde geçmiş ve bu yüzden Mevlâna’yı ve Mevlevîleri çok sevmekte, bu Yol’a saygı duymaktadır. Ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin mayasının tutabilmesi için birçoğu aslından ve hatta İslâm’dan uzaklaşan tarikatların kapatılması kararı alınmıştı. Bu konuda F. Rıfkı Atay’la sohbet ederken Atatürk’ün sarf ettiği şu sözler oldukça mânidardır: “Karar gereğince Konya’da Mevlâna Dergâhı’nın da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum. Hey koca Sultan! Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı” (Banoğlu: s. 415-416). 1925 yılında Tekâyâ ve Zevâyâ Kanunu ile bütün dergâhlar gibi kapatılan Mevlâna Dergâhı Atatürk’ün emirleriyle Müze olarak tefriş edilmiş ve 1927 yılında “Konya Âsâr-ı Atîka Müzesi” olarak açılmıştır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm tekkeler gibi Mevlâna Dergâhı ve diğer Mevlevîhânelerin de kapanması sonrası Abdülhalim Çelebi vefatından önce (1925) bu konuyu Atatürk’le konuşmuş ve onun da onayını alarak oğlu Mehmed Bâkır Çelebi’yi Halep Mevlevîhânesi’ne şeyh olarak atamıştır. Bu tarihten itibaren Mevlevîliğin resmî merkezi Suriye Devleti tarafından lağvedildiği 1945 yılına kadar Halep Mevlevîhânesi olmuştur. Mehmed B. Çelebi Halep’te meşihatte bulunduğu dönemde usulü gereğince Mevlevîliğe hizmet ederken, Hatay’ın anavatana katılması hususunda da hayli yardımları ve gayretleri olmuş; bu yüzden Suriye’de hüküm süren Fransız yetkililerinin tepkisini çekmiştir. Çelebi, daha sonra Suriye ve orada bulunan Fransız idareciler tarafından istenmeyen kişi olarak ilan edilmiş; bir aile ziyareti için gittiği İstanbul’dan (1937) bir daha Suriye’ye geri dönmesine izin verilmemiştir.

Abdülhalim Çelebi’nin Hakk’a yürümesinden sonra Makâm Çelebiliğine seçilen Mehmed Bâkır Çelebi’nin 1944’de vefat etmesinden sonra oğlu Celâleddin Bâkır Çelebi (1926-1996) Şam, Lazkiye, Trablusgarp, Kahire ve Kıbrıs Şeyhlerinin de onayı ile Makam Çelebiliğine getirilmiştir. Celâleddin Bâkır Çelebi’nin okul hayatı devam ettiği için Halep’teki Türk Konsolosluğu’nda görevli olan amcası Şemsü’l-Vâhid Çelebi (1908-1971) ona vekâlet etmiştir. Suriye hükümeti ise 1945’te ülke dâhilindeki Mevlevîhâneleri kapatma kararı almıştır (Çelebi: s. 32).

Celâleddin Bâkır Çelebi, Suriye Hükümetinin ‘kendi tabiyetlerine geçerlerse Halep Mevlevîhânesi’nin zengin vakıflarını tekrar kendisine verme’ şartını kabul etmeyip ailesiyle birlikte Anavatanına geri dönmüş; İstanbul’a yerleşerek Hakk’a yürüyüş tarihi olan 1996 yılına kadar gayretli çalışmalarıyla yurt içi ve dışında Mevlâna fikirlerini anlatmış; bununla birlikte Türk kültür ve an’anesini tanıtmada bir elçi görevi üstlenmiştir. Hz. Mevlâna’nın 21. kuşaktan torunu olan Celâleddin B. Çelebi’nin 13 Nisan 1996 günü İstanbul’da vefat edip 17 Nisanda Konya’da Üçler Mezarlığına sırlanmasının ardından, yol büyüklerinin onayı ile oğlu Faruk Hemdem Çelebi (d. 25 Aralık 1950), bu tarihî ve manevî görevi üstlenmiştir.

 

III. Mevlevîhâneler

1274 yılında Mevlâna’nın kabri üzerine Vezir Muîneddin Pervâne’nin hanımı Gürcü Hatunun büyük maddî destekleriyle yapılan Kubbe-i Hadrâ (Yeşil Türbe) ile ilk temelleri atılan Mevlâna Dergâhı zaman içerisinde eklemeler, tadilatlar ve onarımlar görmüş ve bugünkü halini almıştır. Selçuklular zamanında Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in, vezir Sâhib-Ata Fahreddin’in, II. Gıyaseddin Mes’ud’un, Emir Bedreddin Gevhertaş’ın, Emir Mehmed Söğürcü’nün; Beylikler Döneminde Germiyanoğlu Yakub Beyin, Karamanoğlu Alâeddin, Mehmed ve İbrahim Beylerin; Osmanlılar Döneminde Fatih Sultan Mehmed’in, II. Bâyezid’in, I. Selim’in, Hasan ve İbrahim Paşaların, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, III. Murad’ın, III. Mehmed’in, IV. Murad’ın, III. Mustafa’nın, III. Selim’in, Abdülaziz’in, Abdülhamid’in maddî-manevî destekleriyle mâmûr olmuştur. “Âşıklar Kâbesi” olarak da adlandırılan Dergâh, Osmanlı Coğrafyası dâhilinde 140’a yakın Mevlevîhânenin merkezi konumunda “Âsitâne-i Âliyye” vasfıyla Mevlevîlik Tarîkatı’nın merkezi olmuştur. Ayrıca Şems-i Tebrizî ile Hz. Mevlâna’nın buluştukları yerde inşâ edilen ve günümüzde bulunmayan mescit, Şems-i Tebrizî’nin mezar-makâmının bulunduğu Şems Camii, Meram’daki Âteşbâz-ı Velî Türbesi, Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa’nın 1524 yılında yaptırdığı  Pîrî Mehmed Paşa Zâviyesi (Tanrıkorur: s. 471) ve Meram’da bulunan Cemel Ali Dede Camii-Türbesi de Konya’da Mevlevî Zâviyeleri arasında yer almaktaydı.

Mevlevîhâneler, 1001 günlük Mevlevî çilesinin çıkarıldığı “Âsitâne”ler ve “Zâviye”ler olmak üzere iki kısma ayrılmakta ve genel olarak “Mevlevîhâne” adıyla anılmaktaydı. Âsitâneler, Mevlâna Dergâhı’nın ardından derecelerine göre Karâhisâr-ı Sâhip (Afyon), Manisa, Kütahya, Halep, Galata, Yenikapı, Kasımpaşa, Beşiktaş, Bursa, Kahire, Kastamonu, Eskişehir, Gelibolu, Rumeli Yenişehri olarak sıralanmaktaydı (Tanrıkorur: aynı yer). 100’ü aşkın zâviye ise günümüzdeki coğrafik konumla Kırım, Macaristan, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Arabistan ve Anadolu’nun tamamı olmak üzere yüzyıllar boyu Osmanlı’nın hâkim olduğu bölgelere yayılmıştı. Bu zâviyeler arasında Karaman, Tokat, Antep, Kayseri, İzmir, Muğla, Üsküdar, Filibe, Atina, Hanya, Lefkoşa, Şam, Kudüs, Bağdat, Mekke ve Medine coğrafik konumu veya işlevi bakımından en önemlileri idi. Bunların haricinde de özellikle XVI. yüzyılda Hz. Mevlâna torunu Afyon Çelebilerinden Divâne Mehmed Çelebi’nin seyahatleri neticesinde oluşan Ege, batı Akdeniz ve Marmara Bölgesinin güney kısmını içine alan coğrafya içinde onlarca resmi kayıtlarda yer almayan “Mevlevî Köyü” vardı (Şimşekler 2007: s. 145). Mevlevîhâneler ilk dönemlerde Mevlevî halifeleri tarafından kurulurken XVI. yüzyıldan itibaren genellikle devlet ileri gelenlerinin himmet ve destekleriyle inşa edilmeye başlamıştı. Konya Pîrî Mehmed Paşa, Eskişehir, Kilis, Halep, Peçoy, Ankara, Şam, Kudüs, Kayseri, Selanik, Beşiktaş, Üsküdar Mevlevîhâneleri paşa ve beyler tarafından inşâ edilmişti (Mevlâna’dan Sonra: s. 229-230; Tanrıkorur: 469).

Âsitâneler genellikle geniş bir arazi içerisinde yer alır, semâhâne, türbe, mescit, matbah-ı şerif, meydân-ı şerif, dede-derviş hücreleri, selamlık ve harem dairelerinden oluşurdu (Tanrıkorur: s. 472). Hakk’a yürüyen ve o Mevlevîhânede vazife yapmış Mevlevî büyükleri, semâhânenin hemen yanı başında bulunan türbe içine defnedilmekteydi. Zaman içerisinde türbe içerisinde yer kalmayınca orta bölümde yer alan meydân-ı şerifin yakın bir kısmında veya daha arka bir bölümde mezarlık oluşturulup “hazîre” veya “hâmûşân”  adıyla buraya sırlanmaya (defnedilmeye) başlandı. Zâviyelerde de oluşturulan bu hâmûşânlar yüzyıllar boyunca Mevlevîhânelerin mimari bölümü haline geldi. Ayrıca Mevlâna Dergâhı’ndaki Said Hemdem Çelebi örneğinde olduğu gibi zaman içinde kitapların çoğalmasıyla Âsitâneler başta olmak üzere Mevlevîhânelerde kütüphâneler de oluşmaya başladı.

 

  1. Âdâb ve Erkân

Tarîkin bütün işlerinde ilk sorumlu Makâm Çelebisi idi.  Makâm Çelebisi, ilk dönemlerde Çelebiler arasındaki yetkin kişilerden babadan oğula geçmek suretiyle, ilerleyen zaman içerisinde Konya ve diğer şehirlere yayılmış Çelebiler arasından Dergâh Zâbitânı tarafından,  1700’lü yılların sonlarında Saray’ın yönlendirmesi ve 1866 yılından itibaren ise Meclis-i Meşâyıh’ın önermesi ile Şeyhülislâm tarafından seçilmekteydi. Makâm Çelebisi Konya’da ikamet eder ve tüm Mevlevîhânelerin işlerini takip için kendi başkanlığında Sertarîk, Sertabbâh, Türbedâr, Neyzenbaşı, Hazret-i Şems Türbedârı, zükûr ve inâs Çelebilerinden seçilen dört kişi ile bir komisyon kurardı.

Âsitânelerde, Mevlâna Dergâhı’na hâiz olmak üzere Makâm Çelebisi, onun tarafından meşihat verilen ve sırasıyla Şems-i Tebrizî, Selâhaddin-i Zerkûb ve Çelebi Hüsâmeddin’i temsil eden halife konumundaki “Şeyh Efendi” veya “Ser-tarîk”, Şems Dedesi (Şems-i Tebrizî Zâviyesinden sorumlu Dede), diğer âsitânelerde ise Ser-Tabbâh (Âteşbâz-ı Velî makâmı), Türbedâr, Mesnevîhân, Kudümzenbaşı ve Neyzenbaşı Dergâh Zâbitânı’nı oluştururdu (Arpaguş: s. 103-117; Şimşekler 2011: s. 36-38). Mevlevî geleneğindeki protokolünü de gösteren bu sıralamanın ardından 1001 günlük çilesini doldurup “Dede” unvanı almış olan, çilesini çekmekte olan Canlar (nev-niyâzlar) ve çileye soyunmayıp bir merasimin ardından sikke-i şerif giyerek Semâ çıkarmış “Muhib”ler gelirdi (Aşcı Dede: s. 29).

Mevlevîhânelerde Kur’ân-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Mesnevî, Mevlevî Evrâdı, Mevlâna menâkıbı okunması, Mevlevî âdâb ve erkânı dersleri (Nablusî: s.17, 19, 30); çile çıkarmakta olan canlara Semâ meşki, dergâhtaki günlük işlerin yerine getirildiği 18 hizmeti icra etme ve becerisi dairesinde bir sanat veya zanaat öğrenme mecburi idi. 1001 günlük çile eğitimden sorumlu olanlar sırasıyla, Aşçı veya Ser-Tabbâh Dede, Kazancı Dede, Meydancı Dede ve Bulaşıkçı Dede idi (Demirci: s. 127). Ayrıca diğer Dedeler de yetiştirildikleri alanda dersler ve eğitimler verirdi.

Mevlevî âdâb ve erkânının temelini 1001 günlük Mevlevî eğitiminde alınan Mesnevî-i Şerifin ilk on sekiz beytine istinaden on sekiz hizmetin yerine getirilmesi esasına dayanan usuller çerçevesinde hayat boyu devam ettirilmesi gereken “edeb” oluşturmaktaydı. Bu zaman içinde seyr ü sülûk gereği Semâ öğrenmek (et-Tuhfetü’l-Behiyye: s. 41) mecbur idi. (Mevlevîlikteki 1001 günlük çile için bkz. Konya Ansiklopedisi “Çile” maddesi)

Genel anlamda Muhammedî bir yol olarak tesis edilip devam eden bu kültürde hayat boyunca Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Mesnevî, Mevlâna menâkıbı ve Evrâd-ı Kebîr-i Mevlâna okumak zorunluluğu vardı. Şeriata sıkı sıkıya sarılmak, farzları geciktirmeden zamanında yerine getirmek, sünnete tabi olmak, gece gündüz istiğfara devam etmek, her isteği ve yardımı Allah’tan dilemek, nefsin sürekli muhasebesini yapıp onu riyazete alıştırmak gibi hususlar en başta gelen âdâb ve erkân idi (et-Tuhfetü’l-Behiyye: s. 24 vd.). Yine her Mevlevî -özellikle Dergâh dışında yaşayanlar- dünyalık hayatını devam ettirmek için bir meslek öğrenmek, bulunduğu her alanda insanlara saygı ve sevgi duymak, işini halkın rızası için değil Hakk’ın rızâsını gözetmek için yapması gerekirdi. Mevlevîhânelerde mutâd günlerde yapılan Mukâbelelere geçerli bir mazereti olmadığı müddetçe katılması zorunlu idi.

Âdâb ve erkânın temelini oluşturan Mukâbele-i Şerif (Semâ) ve Mesnevî dersleri de belli usullere göre yapılırdı. Semâ meşki mutlaka bir Semâ Dedesinden öğrenilir, Mesnevî dersi Mesnevîhân olan Dededen dinlenir, Matbah-ı Şerifte bulunan meşk tahtası üzerinde bulunan çevresine tuz dökülmüş çiviye, direk tabir edilen sol ayağın baş ve ikinci parmağının yerleştirilmesiyle çark olarak adlandırılan sağ ayağın hareketiyle önceleri yarım, bir müddet sonra ise tam çark atmayla başlanırdı. İlk yarım çarkta “Al” ikincisinde ise “lah” hecelerinin belli bir ahenkle telaffuz edilmesiyle “Allah” yani zikr-i celâl çekilir. Tahta üzerinde meşki tamamlayan Cânlar daha sonra Semâhânede kollarını açma tâlimine başlar ve bu aşamayı da tamamladıktan sonra kendileri için Mukâbele-i Şeriften daha kısa olan Mübtedî Mukâbelesi’ne davet edilirdi. Bu mukâbeleye dışarıdan ziyaretçi kabul edilmez, mıtrıb Âyîn-i Şerif yerine sadece dört bölüm halinde peşrev çalar ve Cân bu icrâdan sonra Mukâbele-i Şerife katılma hakkı kazanır.

Mukâbele-i Şerif ya da Âyîn-i Şerif (Hakâyık-ı Semâ: s. 13) belli bir ritüele bağlı olarak yapılır. Öncesinde cemaatle vakit namazı kılınır (Nablusî: s. 6; Çilehâne Mektupları: s. 80), sonra Semâhâneye geçilerek tüm yetkililer, dervişler ve semâzenler oturur halde yerlerini alır, görevli dede tarafından Kur’an-ı Kerim okunur, ardından Mesnevîhân Mesnevî okur veya Kaarî-i Mesnevi’ye Farsçasını okutur kendisi de şerh ederdi. Daha sonra kudüm-ü şerif darbesi, Ney üflenmesinin ardından Na’t-ı Mevlâna okunur ve postnişîn ile birlikte ayağa kalkan semâzenler üç selam Devr-i Veledî icrâ eder ve ardından dört selamdan oluşan Semâ icrâ edilirdi. Semâ’ın tamamlanmasının ardından mıtrıptan bir görevli Kur’an-ı Kerim okur, ardından semâzenbaşı ya da nadiren postnişîn tarafından çekilen gülbank ve okunan dua ile Mukâbele tamamlanmış olur, ardından tüm Mevlevîler lokma ederlerdi. Bu Semâ’ın en belirgin özelliklerinden biri genellikle Cuma namazlarının ardından yapılması ve seyretmek isteyen herkese açık olması idi (Veled Çelebi: s. 62)

Semâ’ın üçüncü bir çeşidi olan Garibler Semâ’ı ise özel gecelerde yapılan Mukâbele-i Şeriften sonra Semâ’a devam etmek isteyen Mevlevîler tarafından on sekiz çark atılmak suretiyle mûsıkî olmaksızın yapılan Semâ idi.

Bir diğer Semâ çeşidi ise Âyîn-i Cem idi. Genellikle Meydân-ı Şerifte ve yatsı namazından sonra yapılan bu Semâ’a Mevlevîler ve muhibler katılabilirdi. Âyîn-i Cem bir dost meclisi şeklinde geçen ve kahve veya şerbet gibi içecekler içildikten sonra Devr-i Veledî olmaksızın ve hırkalar çıkarılmadan yapılan Semâ veya içten gelen cezbe ile ayakta oluşturulan zikir halkası idi (Çilehâne Mektupları: s. 80 vd.). Bu Semâ’da genellikle kollar açılmaz ve sadece meclisteki isteyenler kalkardı (Gölpınarlı 2006: s. 117). Selâm aralarında Mukâbeledeki gibi durak verilmez, hatta genellikle geceleri yapıldığı için sabah namazına kadar devam ederdi. Semâ tamamlandıktan sonra, Kur’an-ı Kerim okunur ve namaz kılınarak lokma edilir ve hücrelere istirahata çekilirdi (Asaf Hâlet: s. 121 vd.).

Yine bütün tarîklerde olduğu gibi Mevlevîlikte de evrâd okuma geleneği vardı. Bazı Âyet-i Kerimeler, Hadis-i Şerifler, Esmâ-i Hüsnâ ve Hz. Mevlâna’ya dua ve senâlardan oluşan Mevlevî evrâdı hem çile döneminde hem de tüm hayatı boyunca şeyhinin belirlediği ölçü ve vakitte bir Mevlevînin okuması gereken vird idi. Yine İsm-i Celâl çekmek, yani belli bir ahenkle “Allah, Allah…” demek Hz. Mevlâna’ya göre en güzel zikirlerden biri olarak değerlendirildiği için Mevlevîler hem zikir meclislerinde, hem de günün her ânında bu zikri yaparlardı. Mevlâna’nın bu zikir şeklini babası Bahâeddin Veled’den aldığı, onun Kübrevîliğe olan ilgisinden dolayı Mevlevîliğin bu tarîkin etkisi altında gelişen bir yol olduğu tespitlerinin doğru olmadığı da belirtilmektedir (Lewis: s. 64-65).

Mevlevîliği diğer tarîklerden ayrı tutan en önemli özelliklerinden biri de güzel sanatlara gösterilen ilgi idi. Her Mevlevî çilesi döneminde mutlaka bir san’at öğrenir, dinî ilimlere, şiire veya mûsıkiye yatkın olanlar da bu eğitimle meşgul olurlardı. Mevlevîlerin tarih süreci içerisinde en çok ilgi gösterdikleri san’at hattâtlık, hakkâklık, ebrûzenlik, fildişi ve kâğıt oymacılığı ve saatçilik olmuştu (Derman: s. 208-212). Son yüzyılda ise keçecilik ve terzilik de Mevlevîlerin ilgi gösterdiği bir meslek-san’at olmuştu. Gösterilen bu ilgi sonucu yüzyıllar boyunca Mevlevîler arasında san’at, şiir ve musıkî alanında değerli isimler yetişmiş ve Türk kültür ve san’atına yön vermişlerdir. Galata ve Yenikapı Mevlevîhânelerinin önde olduğu bu alanda şiirde, Şeyh Gâlib (öl. 1799), musıkîde Buhûrîzâde Itrî (öl.1712) ve Hammâmî İsmail Dede Efendi (öl.1846), san’atta Ahmet Eflâkî Dede (XIX. yy.) önde gelen isimlerdendir (daha geniş bilgi için bkz. Küçük: s. 377-423; Uzluk: s. 47-110).

Mevlevîlik kültürü içinde yer alan bir diğer husus ise her birinde zarif manaların bulunduğu deyim ve terimlerin kullanması idi. Mevlevîler gündelik konuşmalarında bunları kullanır, bir kelime veya deyim ile birçok şey ifade edilirdi. Mevlevîler’in birbirlerinin iki elini tutarak başparmaklarını veya ellerini öpüp selamlaşmalarına ve herhangi bir eşyayı veya zemini öpmesine “görüşmek”; istenen bir şey karşısında “Eyvallah” şeklindeki cevabın, evet yaparım, anlamına gelmesi; bir şeyin bittiğini veya olmadığını belirtmek için “Hakta” veya “Hak vere” denmesi; mum, lamba gibi eşyaların yakılmasına “uyandırmak”, söndürülmesine “sırlamak” veya “dinlendirmek” tabiri kullanılması; Hakk’a yürüyen bir kişiyi defnetmeye yine “sırlamak” kelimesinin sarf edilmesi; aklını başına almak, kendine gelmek, düşünmek ve anlamak veya yastığına hafifçe dokunarak bir Mevleviyi uyandırmaya “agâh ol!” tabirinin kullanılması; Kur’ân-ı Kerîm veya dua okunurken ya da Semâ ve ders esnasında kendinden geçerek cezbeye giren Mevleviye söylenen “kanını içine akıt!” deyimi tüm Mevlevîler tarafından bilinen ve günlük konuşmalarda kullanılan deyimlerdendi.

Mevlevîlikte diğer benzer Anadolu tarîklerinde de olduğu gibi dinî ritüeller haricinde günlük yaşam içerisinde kullanılan yapılan işin içeriğine uygun bazı gülbanklar da vardı. Yemek pişince kazanın ağzı açılırken, somat, sımat veya sumat diye tabir edilen sofradan önce ve sonra çekilen gülbanklar; 21 Nisan-21 Mayıs arası yağan yağmurların Nisan Tası’nda toplanmasından meydana gelen yağmur suyuna okunan dualar; İslâmî usullerle sırlanan cenazenin mezarının başında veya daha önce Hakk’a yürümüş Mevlevîlerin mezarlarını ziyarette çekilen gülbanklar; nikâh kıyıldıktan veya damat gerdeğe girerken okunan dua ve gülbanklar; herhangi bir sefere çıkılırken duanın ardından söylenen gülbanklar en yaygın olanları idi (Gölpınarlı 2006: muh. syf. s.; Şafak: muh. syf.; Şimşekler: 2011, s. 50 vd.).

Mevlevîlik edeb ve âdâbının öğrenildiği ilk yer olan Matbah-ı Şerif’e izafeten çile boyunca bu yolda uyulması gereken kurallar tam bir disiplin içerisinde yürütülür (Özönder: s. 179), uymayanlara Kazancı Dede tarafından aşırıya kaçmayacak bazı cezalar verilirdi. Bu cezalar çelik adı verilen ve Matbah-ı Şerif’te asılı bulunan bir sopa ile dokuz veya on sekiz adet olmak üzere hafif şekilde vurulan değnek cezası; on sekiz gün boyunca sikke-i şerif ve hırka-i şerifin alınması; başka bir Mevlevîhâneye gönderilmeyi simgeleyen “seyahat” cezası tarzında idi. Cezaların en ağırı ise Mevlevî adayının bu işi yapamayacağına kani getirildiğinde çilenin herhangi bir döneminde ayakkabılarının ters çevrilmesi (serpâ etmek) idi. Bunun anlamı ise o kişinin Mevlevî olamayacağı, başka bir Mevlevîhâneye de Çile Cânı olarak kabul edilemeyeceği idi.

Yeni Mevlevî olanların diğer tarîklerin tekkelerine gitmeleri hoş karşılanmaz, Mevlevî ileri gelenleri ise Mirâc, Mevlid gibi kandillerde diğer tekkelere gider, kıyâm zikri yapılırsa zikirlere katılmaz, ayakta seyreder, eğer isterse Semâ ederlerdi. Diğer tekkelerden Mevlevîhâneye gelen farklı tarîkat büyükleri de Semâ yapılacağı zaman Devr-i Veledi’ye iştirak eder, sonra ayakta seyrederlerdi. Yine Mevlevî büyükleri kendi bulundukları şehirlerde resmî ve dinî bayramlara protokol üyesi olarak katılırlar, özellikle Ramazan ve Kurban Bayramlarında şehrin devlet erkânını makamda ziyaret ederler, onlar da Mevlevîhâneye gelerek iâde-i ziyârette bulunurlardı. Bu davetlerde Mevlevîler ve muhibler de hazır bulunur misafirlere hizmet ederlerdi (Aşcı Dede, s. 35). Mevlâna Dergâhında da özellikle arefe gecesi şehir protokolü Dergâh’a davet edilir, Makâm Çelebisinin özel misafiri olurlardı. Birlikte kılınan yatsı namazının ardından, Mukâbele-i Şerif icrâ edilir, ardından yemek yenerek, kahve veya şerbet içilirdi (Mevlevî Matbah-ı Şerif Terbiyesi: s. 18 vd.).

 

  1. Geçmişten Günümüze Mevlevîlik Kültürü

Başlangıcından 1945 yılındaki Halep Mevlevîhânesi’nin kapatılmasına kadar olan Mevlevî Kültürünü üç döneme ayırmak mümkündür. İlki Çelebi Hüsâmeddin (öl. 1284) ve Sultan Veled (öl. 1312) dönemlerinde Hz. Mevlâna’nın yolunda aşk ve kültür hareketi olarak belirlenmeye çalışılan kurumsal dönem; ikincisi Ulu Ârif Çelebi (öl. 1320) ile başlayıp Divâne Mehmed Çelebi (öl. 1529) ile doruk noktasına ulaşan seyahatlerle bu yolu yaymayı esas alan cezbe ve kalenderî-melâmî-meşreb usül; üçüncüsü ise XV. yüzyılda özellikle Alevî-Bektaşî kültürünün de yaygınlaşması ve Mevlevîlik içinde bazı âdetleri ile yer bulmasıyla Pîr Âdil Çelebi (öl. 1460) zamanında yeniden yapılanmaya giren Mevlevîliğin, kuruluşundaki aslî temellerine oturtulması ve yeni içtihatlarla kendine özgü yolları belirlemeye çalıştığı 1945 yılına kadar gelen dönem. Ancak bu son dönem içinde XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet ileri gelenlerinin Mevlevîhâne tesis etmeleri, Çelebi Makâmına atama yapmaları, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda bizzat Sultanların Mevlevîhânelere sıkça gelip gitmeleri bu yola muhib olmalarıyla birlikte de Mevlevîliğin bir devlet kurumu haline gelmesi de söz konusudur. 1925 yılındaki bütün Tekke ve Dergâhların kapatılması ve Mevlâna Dergâhı’nın da müze olarak açılması, bu kültürün tamamen devlet himayesine geçmesine anlamına gelmiş, M.K. Atatürk’ün Mehmed Bâkır Çelebi’yi Halep Mevlevîhânesi’ne Makam Çelebisi olarak atanmasına onay vermesi bunun somut delillerinden biri olmuştur.

Dördüncü dönem olarak adlandırabileceğimiz “canlandırma dönemi” ise 1946 yılında Konya Halkevi’nin başlattığı ve günümüze kadar devlet eliyle koordine edilen Şeb-i Arûs törenleridir. Bu törenlere 1950’li yıllarda “Semâ Gösteri”lerinin eklenmesi, bu gösterileri icrâ etmek üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak 11 Eylül 1989’da Bakanlar Kurulu kararıyla Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu kurulması 700 yıllık bu kültürün resmî olarak devletin himayesi altında tiyatral canlandırmaya yönelik devam ettirilmesi anlamına gelmektedir. Yine 2005 yılında Selçuk Üniversitesi bünyesinde kurulan Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi ve bu Merkez’in yine Bakanlar Kurulu kararıyla 22 Ağustos 2010 tarihli Resmî Gazete ilamıyla Enstitüye dönüştürülmesi devlet kurumlarının bu kültüre sahip çıktığının göstergeleridir. Ayrıca geçmişte Mevlevîler tarafından özellikle Mevlevîhânelerde yapılan ilmî çalışmaların ve Mesnevî derslerinin dernek ve vakıf gibi kurumsal veya üniversiteler ve bilim adamları tarafından gerçekleştirilmesi bu köklü geleneğinin -yaşamaktan çok araştırmaya yönelik de olsa- devam ettirildiğine örnektir. Hz. Mevlâna’nın 22. kuşak torunu Faruk Hemdem Çelebi’nin başkanı olduğu Uluslararası Mevlânâ Vakfı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı aracılığı ile 2005 yılında UNESCO’ya tescil ettirdikleri Mevlevî Kültürü ve Mukâbele-i Şerif’in korunması kararı ve Somut Olmayan Dünya Kültürel Miras Listesi’ne eklenmesi ise bu kültürün dünya insanlığına ait bir miras olması anlamına gelmektedir. Yine Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Semâ’ın aslına uygun şekilde ehil kişiler tarafından, uygun mekânlarda yapılması gerektiğine dair 22 Ekim 2008 tarihli genelge de bu kültürün devlet denetimi altında olduğunun somut bir örneğidir.

MEVLEVÎLİKTE SEYR-I SULÛK (Mevlevîlik Terbiyesi)

MUSTAFA ÇIPAN

Konya İl Kültür ve Turizm Müdürü

Gönüller Sultânı Hz. Mevlânâ, 30 Eylül 1207 (6 Rebîü’l-evvel 604) tarihinde döneminin ilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olan ve bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh’te dünyaya gelir.

Babası devrinin tanınmış âlimlerinden olmakla “Sultânü’l-Ulemâ” (âlimler sultanı) olarak anılan Bahâeddin Veled, annesi Mümine Hâtun’dur.

Mevlânâ henüz beş yaşında iken Belhten ayrılan âile Nişâbur, Bağdat, Kûfe üzerinden Mekke’ye ulaşır, burada Hac farîzalarını yerine getirdikten sonra Medîne, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde üzerinden Karaman’a intikâl eder. Yaklaşık on yıl süren bu seyahatten sonra geldikleri Karaman’da büyük hürmet ve bağlılık görür.

Âile bu şehirden iki kayıp, iki kazançla ayrılır. Zira Hz. Mevlânâ, Karaman’da annesini ve ağabeyi Alâeddin Muhammed’i kaybeder; Gevher Hatun’la evliliğinden ise oğulları Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi dünyaya gelir.

Âlimler Sultânı Bahâeddin Veled ve âilesi, Selçuklu Sultânı Alâeddin Keykubâd’ın ısrarları üzerine 3 Mayıs 1228’de Konya’yı şereflendirir.

O Hz.Mevlânâ ki, “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” hadisinin sırrına mazhar olan: “Peygamberimizin yolu yordamı aşktır. Biz aşktan doğmuşuz. Aşk anamızdır bizim.” diye seslenen; “Allâh beni aşk şarâbından yarattı. Şarâb bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Gene Allâh’ın mesti olarak geldim. Hakk’ın elinden şarâb içtim.” diyen bir mânâ eridir. O, babası Sultânü’l-Ulemâ Bahâeddin Veled’in nezaretinde Belh şehrinden esen, Karaman’da uğrak veren ve Konya’da karar kılan; güzellikten, iyilikten ve aşktan yana ne varsa etrafa yayan bir bâd-ı sabâdır.

O Konya ki, yine kendisinin: “Bundan sonra Konya şehrine “Medînetü’l-Evliyâ” (Evliyâlar şehri) lâkabını veriniz. Çünkü bu şehirde her kim dünyaya gelirse velî olur. Bahâeddin Veled’in mübârek cismi ve onların nesli bu şehirde bulundukça, bu şehre kılıç işlemez.” diye vasıflandırdığı şehirdir.

Mevlevîlik, ilhâmını mutlak mânâda Kur’ân ve hadisten alan, “Bende benimle ilgili bir şey bırakmadı” dediği aşkın gerçek hürriyet olduğunu idrâk eden ve bu idrakle merkezinde aşk bulunan; etrâfına da dalgalar hâlinde aşkı yayan Hz. Mevlânâ’nın öğretileri ve “Âyet âyet Kur’ân’ın bütün mânâsı edebden ibârettir.” sözü gereğince, insanı utanılacak şeylerden koruyan en hayırlı kalkan olan “edeb” temelleri üzerine, oğlu Sultan Veled tarafından müesseseleştirilmiştir.

Bu tarîkat; âşık, ârif, âlim, kâmil, fâzıl ve hakîm mürşidler vasıtasıyla uzun asırlar boyunca insanlığı güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa, sevgiye, hoşgörüye, kısaca güzel ahlâka davet etmiş; bunu gerçekleştirecek mekân, düstûr ve icrâ usûllerini mükemmel bir şekilde ortaya koymuştur. Bu mekânlar; gerçekleştirilen tasavvuf terbiyesine paralel olarak, nazarî ve amelî eğitimle devrinin en büyük şâir ve hattatları, Türk mûsıkîsinin en kudretli bestekâr ve icrâcıları yanında pek çok müzehhib, mücellid, nakkaş, ressam yetiştiren birer feyz menbaı, bir bakıma, günümüzün Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Konservatuvarları hükmünde olan Mevlevîhânelerdir.

Sosyal hayatımıza nezâketi, nezâheti ve zarâfeti yerleştiren; Konya merkezli olmak üzere özellikle Anadolu, Balkanlar, Kıbrıs, Arabistan Yarımadası ve Kuzey Afrika’da büyük gelişme gösteren; pek çok devlet adamı, âlim ve sanatkârı müntesipleri arasına alan; sayısız ilim ve sanat eserinin vücut bulmasında ilham kaynağı, teşvik ve hareket unsuru olan Mevlevîlik, İslâm Medeniyetini hakkıyla temsil etmiştir.

Hz. Pîr’in: “Beri gel, daha beri, daha beri” diye çağıran sesine kulak verip:

Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb

Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb

beytinde ifadesini bulduğu şekliyle, makbul olan hünerler arasında “edeb”i taleb edenler; muhabbetle acıların tatlılaşacağına ve dertlerin şifa bulacağına inananlar; gönlü, O’nun derdiyle dertlenip, aşksız geçen ömrü hesaba katmayanlar; ayı, leğendeki suda görmekle yetinmeyip, başlarını semâya kaldırarak bizatihi gökyüzünde seyretmek murâdında olanlar bu tarîkatin edeb ve muhabbet zincirinin halkaları olmuşlardır.

Onlar; önünde boyun büktükleri kapıda, istikbâle Mevlânâ’nın çıkacağını ümîd ederek: “Ey kapılar açan Allâh’ım, bana da hayırlı kapılar aç” niyâzında bulunurlar.

Nefs-i arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrâr verilecek kapı, Âşıklar kâbesi olan Mevlânâ dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu ve noksanların tamamlandığı yerdir.

Ey dil istersen eğer kâmil ola noksanın

Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânânın

Hüdâ’î

Mevlevîlik tarîkatine intisab edenler üç grupta değerlendirilebilir:

1. Çile çıkararak “Dede” ünvanını alanlar

2. Çile çıkarmamakla birlikte Mevlevîliğin örf ve âdetlerine uyarak “Derviş”lik vecibelerini yerine getirenler

3. Dede ve derviş olmadan, dergâhlara devam etmek suretiyle Mevlânâ bendelerinin sohbetlerinden feyz alan “muhib”ler.

ÇİLE

Farsça kırk rakamının karşılığı çihil kelimesinin muhaffefi olan bu kelime, tasavvufî bir terim olarak kırk gün müddetle küçük, temiz ve sakin bir yerde yeme, içme ve uykuyu azaltarak ibâdet ve riyâzetle meşgul olma, anlamına gelmektedir.

Muhtelif tarîkatlerde dervişler çilehâne veya halvethâne adı verilen küçük hücrelerde çileye soyunurlar; bu işleme aynı anlama gelen Arapça erbaîn adı da verilir. Başlama ve bitirme de erbaîne girmek; erbaînden çıkmak gibi tabirlerle karşılanır.

Bu uygulama; Hz.Musâ’nın vahiy almak için kırk gece Tûr’da kalarak ibâdet ettiğine işaret eden âyet yoluyla Kur’ân’a; “Kırk günü Allah için ihlâs ve samimiyetle geçiren kimsenin dili hikmet pınarlarıyla beslenir” hadîsinden hareketle de Hz. Peygamber’e dayandırılır.

Mevlevîlikte çile, yukarıda belirtildiği gibi olmayıp, bin bir gün müddetle usûl ve âdâba uygun olarak on sekiz değişik hizmeti görmektir. Çile müddetinin bin bir gün olması; Hz. Mevlânâ’nın hayatı boyunca çıkarmış olduğu halvetlerin toplamının bin bir gün etmesi ve bu sayıya hürmeten tarîkatin usûl ve âdâbı arasında yer verilmesi veya Cenâb-ı Hakk’ın bin bir ismine karşılık olarak bin bir gün zikir ve hizmet etmekle ilgilendirilir. Bütün bu yapılanlardan maksadın Allah’ın rızasını kazanmak olduğu, rızâ kelimesinin ebced hesabıyla değerinin de bin bir rakamı olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır.

Çillesi bin bir gün olduysa rızâdır maksadı

Eyler emrâz-ı kulûbu gel tedâvî Mevlevî

Remzî

Çileye başlayan kişi, dünya endîşelerinden kurtulmak arzusunu izhâr edercesine çileye soyunur. Zîrâ “Matbah-ı şerîfe soyunmak, çileye ikrâr vermek için sathî nazar, cüzî tefekkür kifâyet etmez.” Çile çeken kişiye çile-keş; öngörülen hizmetleri müddeti ile yapmaya çile tamamlamak, çile çıkarmak; bitirmeden bırakmaya çile kırmak; böyle yapana çile-şiken; pey-mân-şiken denir. Çile kırılırsa baştan başlayarak bin bir günü yeniden hizmetle geçirmek icap eder. Çileye soyunan çilekeşin mekânı yalnız âsitânelerde bulunan matbah-ı şerîf olup, buraya çilekeş ve tekke zâbitlerinden başkaları giremez.

Mevlevî evi, mevlevîlerin bulunduğu yer anlamına gelen Mevlevîhâneler, mevlevî âsitâne, dergâh, hânkah ve tekkelerinin genel adıdır. Mevlevîhâneler, genellikle büyük bir bahçe içine yapılan çeşitli hizmet binalarını ihtivâ eden müesseseler olup; matbah, semâhâne, mutribhâne, mescid, selâmlık, harem dairesi, meydân-ı şerîf, meşkhâne, hücreler, türbe ve hâmuşân bölümlerinden meydana gelir.

Genellikle tarîkat kurucularının ve önde gelen mutasavvıfların türbelerini barındıran âsitâneler, âsitâne-i pîr, makâm-ı pîr, huzûr-ı pîr olarak adlandırılır ve buralar tarîkatin ve diğer dergâhların merkezidirler. Konya âsitânesinden başka: Afyon, Bursa, Eskişehir, Gelibolu, Halep, Kahire, Kastamonu, Kütahya, Manisa ve Galata, Yenikapı ve Bahariye Mevlevîhânelerinde de çile çıkarılmıştır.

Söz vermek, inancını söylemek, kabullenmek anlamına gelen ikrâr kelimesi, bir bakıma inkârın zıddıdır. Mevlevîlikte derviş olmaya söz vermeye, hizmete girmeye, şeyhe bağlanmaya, biat etmeye denir.

Nefs-i arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrâr verilecek kapı Mevlânâ dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu yerdir.

Şifâ istersen ikrâr eyle emrâz-ı derûnun gel

Tabîb-i cân Mesîh-i câvidândur Şems ü Mevlânâ

Niyâzî

Çileye tâlip olan ve kendisine nev-niyâz yanında cân, mübtedî, nev-mürîd gibi isimler de verilen kişi, matbah-ı şerîfte nev-niyâz makâmı da denilen saka postunda üç gün boyunca oturur; yapacağı hizmetleri görür ve kendisine yapılanlara -âdetâ yok sayılmak suretiyle itibâr edilmeyişine, tahkîr ve tezlîllere- tahammül eder ve yola girmeyi kabul ederse üç günün sonunda ikrârı alınmak üzere aşçıdedenin huzuruna çıkarılır. Şahsa, bu gördüklerinden başka ne gibi sıkıntılarla karşılaşacağı ve ne çileler çekeceği hatırlatılır, bu yolun zorlukları ifade edilir ve:

“… İşte üç günden beridir ki Mevlevî tarîkatinin namaz, niyâz, hizmet ve meşakkatini gözlerinle gördün ve nefsinde tecrübe ettin. Halbuki bunlar hiçbir şey değildir. Daha bir çok çileler çekmek, mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek gerekir. Bütün bunlara tahammül edeceksin.

Sana her kim kötü davranırsa, onlara zinhar mukabele göstermeyeceksin… Her kimden gelirse gelsin, her türlü kazâ, belâ ve cefâya boyun eğeceksin. Eğer bunları yapabileceksen tarîkatimize girebilirsin…Eğer bunlara râzı isen ikrârını alırız.” denir, şahıs da bunları kabûl ederek ikrâr verirdi.

İkrâr verecek kişi genç ise, ailesinin iznini alması şarttır.

İkrâr veren nev-niyâza “baş kesmek, görüşmek, niyâza durmak” gibi basit ve temel rükünler hemen öğretilerek hizmete başlatılırdı. Bu noktada ikrâr verene düşen vazife niyâz etmek, yani baş kesip tevâzu göstermektir.

İkrârdan dönmek, asla tasvîb edilmeyen bir davranış olup, ikrârdan dönenin mahşer günü yüzünün kara olacağına inanılır. “İkrârım hakkı için” tabiri hâl ehlinin en büyük yemîni sayılır. Dilimizde “İkrârında durana aşk olsun; inkâr edene yuh” ve “İnsan ikrârıyla, hayvan yularıyla yedilir” atasözleri ikrârın ehemmiyetini ifade eder. Zîrâ ikrâr sıdkile yapılır.

Bizim erbâb-ı ışka sıdk ile ikrârımız vardır

Riyâ ehlinden i’râz eylerüz inkârımuz vardur

Semâ’î

Cenâb-ı Hakk’ın dışında murâdı olmayan, huzur ve varlık sahibi olmak isteyen bir cân için en mükemmel hizmet yeri şüphesiz ki Hz. Mevlânâ dergâhıdır.

İkrâr veren ve on sekiz günlük ayakçılık hizmetini tamamlayan câna, aşçı dedenin emriyle arakiyye, mutfak tennuresi ve elifî-nemed verilir. Müridin, yeni giysilerinin üzerine elifînemed kuşanması, bir anlamda derd ve sıkıntılara katlanmayı kabulü şeklinde düşünülmüş; bundan hareketle kendileri için kemer-beste tabiri de kullanılmıştır.

Kendi libâsından soyunup dervîş elbisesi giyen cân, kazancı dedeye teslim edilir. Cân, manevî mürebbî sayılan kazancı dede, nezâretinde ayakçılıktan başlayarak bin bir gün boyunca; ayakçı, çerağcı, süpürgeci, dışarı kandilcisi, yatakçı, tahmisçi, içeri kandilcisi, içeri meydancısı, somatçı, pazarcı, dolapçı, bulaşıkçı, şerbetçi, âbrizci, çamaşırcı, dışarı meydancısı, halife dede, kazancı dede olmak üzere on sekiz değişik hizmeti görür; kendisine tarîkatin tarihçesi hakkında bilgi verildikten başka Farsça öğretilir, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’si yanında, Eflâkî’nin Menâkıbü’l-ârifîn’i ve başka lüzumlu eserler okutulur; kabiliyetine göre hat, musıkî, tezhib, şiir vb. talîm ettirilir; semâ çıkarttırılır. Semâ çıkaran dervîşe muvakkat bir sikke verilerek mukâbeleye katılmasına izin verilir.

Mevlevîlikte, çilede bulunanlardan şeyh dâiresine alınıp şeyhin kahve ocağında hizmet için değerlendirilen bir-iki çilekeşe şeyh kûçeği denilmekle birlikte; aşçıbaşının çömezine ser-tabbâh kûçeği; tarikatçi dedenin hizmetinde bulunanlara da tarîkatçi kûçeği denir.

On sekiz değişik hizmeti yapmakla geçen bin bir günün sonunda, meydancı, câna müddetin dolduğunu haber verir. Cân, vazifelerini yerine getirip, çileye başlarken oturduğu saka postuna tekrar oturur; tennûreyi çıkarıp dervîş elbisesini giyer. Akşam hazırlanan meydana giren cân, matbahta hususî olarak basılan lokmadan yemez. Cân, sertarîki müteâkip önce sağdaki, sonra da soldaki dedelerle; daha sonra da matbahtaki cânlarla görüşür ve sağ el sol, sol el de sağ omuz üzerine gelecek şekilde kolları çaprazvârî koyup; sağ ayağın baş parmağını sol ayağın baş parmağı üzerine getirerek -ayak mühürleyip- başı göğüs üzerine doğru öne eğmek suretiyle niyâza durur.

Dergâh-ı Mevlevîde niyâz ile hâk olan

Eflâke nâz iderse yeridür yeri yeri

Gâlib

Sertarîk:

“Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola.

Dervîş kardaşımızın niyâzı kabûl ola.

âşiyâne-i Mevleviyyede râhatı müzdâd ola.

Demler safâlar ziyâde ola.

Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû.”

gülbangini okuduktan sonra dedeler hep birlikte “Hû” derler. Başta sertarîk dede ve arkasından kıdem sırasıyla diğer dervîşler meydana çıkarlar.

Herkes hücresine döndükten sonra cân, matbahta lokmasını yer ve elinde çerağla yürüyen meydancının arkasından üç gün sırrolacağı hücresine gider. Birinci günün akşamı, diğer dedeler aldıkları hediyelerle dervîşi ziyaret edip kahve içerler. Üçüncü günün sonunda meydancı “destûr” diyerek izin ister; içeriden cevap mahiyetindeki “hû” sesini işitince: “Hücren küşâd olacak” diyerek perdeleri açar ve cânı tarîkatçi dedenin yanına getirir. Cân, dizüstü oturur; destegül ve merâsim hırkası giyer. Bu hırka, mürîdi aklî mertebesinin, gündelik, sıradan hayatın ötesine adım attıracak bir gücün sembolü olup, Zât-ı ilâhî ile mürîd arasındaki perdeyi ortadan kaldırır; nefisle yapılacak mücâdelede, saldırılara karşı zırh vazifesi görür.

Derviş, kelimeyi oluşturan dal, râ, vav, ye ve şın harflerinin sembolize ettiği (dünya, riyâ, varlık, yalan ve şehvet) unsurlardan kendini arındıran insandır.

Hırka-i tecrîd içinde gerçi pinhân olmuşuz

İbn-i Edhem gibi ışka çünki sultân olmuşuz

Günâhî

Tarîkatçi Dede, “Çileyi bitirdin, asıl şimdi hücre çilesine gireceksin.” der. On sekiz gün boyunca hücresinde bulunan ve âsitâneden dışarı çıkmayan cân, bu sürenin sonunda Şems-i Tebrîzî zâviyesine ziyarete götürülür. Dergâha dönüşte, cân, sertarîk veya Çelebi Efendi’den evrâd ve ezkârını alarak çilesini tamamlar; dede ünvânını alarak hücre sahibi olur ve hücre-güzin, hücre-nişîn olarak adlandırılır.

 

Matbahında çille-keş bir cân iken

Kıldı sâhib-hücre Mevlânâ beni Tâhir

Çile çıkarmadığı halde, bazı meşhur meşâyıha, tarîkate hizmeti geçenlere, şeyhliği babasından kalmış kimselere de dede denildiği, Konya Dergâhı’nda Çelebi Efendi tarafından kapıdan geçme merâsimi icrâ edilerek dede ünvânı verildiği belirtilmektedir.

Hücre sahibi olmuş dedeye, dergâhın imkânları nisbetinde ikrâmda bulunulur, hücresi tefrîş edilir, dervîş elbisesi ve çamaşır verilir; kıdem ve mevkiine göre -bekâr olan ve hücrede kalanlarına- âdeten niyâz denilen muayyen bir aylık tahsîs olunur. Dedeler ziyaretçi kabul edebilirler ve bu ziyaretçilerin, ihtiyaçların karşılanması maksadıyla bir niyâz hediyesi sunması âdâbtandır. Genellikle, dervîşin hücreye çıkışı kendisi veya bir şâir arkadaşı tarafından tarih düşürülerek tesbît edilir.

Dedeler, başka bir dergâha gittiklerinde de -fizikî şartlar uygunsa- hücre edinebilirler, hücreler yeterli değilse diğer dedelerin yanına birer dede refîk verilebilir.

Mevlevî mürşidleri, feyz kaynağı olan kuvvetli nazarlarıyla, müridlerin iç dünyalarında mükemmel bir inkılâb meydana getirirler ve âdeta toprağı altına dönüştürürler. Onlar hakikî aşkın mazharı, muhabbet sırrının mahremidirler.

Fakrı sadece Allâh’a olan ve O’ndan başkasına ihtiyaç duymayan, dünyadan müstağnî ve kanaat sahibi olan Mevlevîler, bilhassa ruh olgunlukları, fikrî incelik ve tekâmülleri, sanat kabiliyetleri yanında temizlik ve zarâfetleri ile de dikkatleri üzerlerine çekmişler ve sosyal hayatı yönlendirmişlerdir.

Bilmeyenler âşinâ sanmaz bizi mânâ ile

Mevlevîyüz âleme meşhûruz istiğnâ ile

Semâ’î

Hâlıka yol halkun enfâsıncadur dir Mustafa

Her tarîkun eşref ü a’lâsı râh-ı Mevlevî

Şâhidî

Cenâb-ı Hakk’a ve Hz.Peygamber’e bağlılık onun şiirinde en tesirli şekilde şöyle ifadesini bulur:

Cânım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kuluyum;

Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.

Kim, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

O nakledenden de bîzârım ben, o sözden de bîzârım.”

“Gel muştusu erişti câna,

Gel diyor yüceler yücesi.

Haydi sen cân ol da kanatlanıp uçma…”

diyerek Cenâb-ı Hakk’a yürüyen, büyük Türk mutasavvıf, düşünür ve şâiri; aşk ve gönüller sultanı Hz.Mevlânâ, kendi yerini işaretle:

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” buyurur.

Mevlânâ hazretlerinin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nûruyla aydınlanır.

Bugün de öyle değil mi?

Hz. Mevlânâ gibi Hoca Ahmed Yesevî, Yûnus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî ve daha nice mânâ erleri, insanda var olan şehvet, kin, gıybet, hırs, ihanet, gazab, zulüm, kibir gibi nefse âit duyguları ıslah ve bertaraf edip; tevbe, zühd, sabır, tevekkül, takvâ, cömertlik ve şefkat duygularını ihyâ sûretiyle gönlü galib kılarlar.

Zaten tasavvuf da güzel ahlâktan ibaret değil midir?

 

MEVLEVÎLİĞİN TARİHİ SEYRİ

YRD.DOÇ.DR. NURİ ŞİMŞEKLER

S.Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi

 

Tarihler bundan yedi yüz küsur yıl öncesini, 17 Aralık 1273’ü gösteriyor, gün başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla bürüyordu. Tabi ki güneş her ne kadar batıyor gibi görünse de mutad seyrini tamamlayıp nöbeti gereği bütün dünyayı aydınlatacaktı. Şems’in sebebi ve Yüce Allah’ın inayeti ile tüm dünyaya ışık olacak olan Hz. Mevlânâ güneşi de aynı saatlerde batıyor; ama bu gidiş Sevgili’yle buluşmanın kutlu bir habercisi olmakla birlikte, yakın zamanda batmamak üzere tekrar doğacağı müjdesini de veriyordu.

“Ölüm hayattır; hayattır ölüm. Fakat gerçeği örten görüş onu tersine gösterir.” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, I-VII c., Çev. A. Gölpınarlı, Ankara, 1992, Gazel, V, 97)

Fazla uzun sayılmayan ve Şems öncesi ve sonrası olmak üzere hayatında ‘âlimlik’ ve ‘âşıklık’ mertebelerini aşan Hz. Mevlânâ, başta insan gibi yaşama sanatını öğrettiği Mesnevî’si olmak üzere, ilâhî cezbelerle dilinden dökülen sırların yer aldığı Divanı ve diğer mensur eserlerini bırakmıştı geriye. Asıl önemlisi bu yazılı eserlerin haricinde her Müslüman’a örnek olabilecek ve kendisinin de buyurduğu gibi ‘Kur’ân’ın kulu ve Hz. Peygamberin yolunun tozu’ felsefeli İslâm merkezli yaşam tarzının önemli hususiyetlerini miras bırakmıştı.

Peki bu eserlerindeki bazen açıkça, bazen sırlar halinde, bazen de en cahil kişinin dahi anlayabileceği tarzda ifade edilen öğretiler, kendisinin Hakk’a yürümesiyle görevini tamamlayacak mıydı? Yada; örnek ve yerli yerinde hoşgörü dolu yaşam biçimi bir-iki kuşak dilden dile dolaşıp sonra unutulup gidecek miydi?

“Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, Çev. Tahsin Yazıcı, s. 75)

İşte bütün bu soruları kendi kendine soran oğlu Sultan Veled, yakın dostu Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müritler bu görevi üslenmiş ve beklentiler doğrultusunda Mevleviliği kurmuşlardı.

Mevlevîliğin tarihi seyrini kaleme almaya çalıştığımız bu yazıda aşağıdaki Mevlevîlik tarihinin kaynaklarından istifade edilerek makamda bulunan Çelebiler, yaptıkları önemli işler ve dönemi siyaset adamlarıyla ilişkileri ana hatlarıyla sunulacak, hayli tafsilatlı olan Mevlevîliğin öğretileri, örf ve adetleri ve âdâb ve erkânı gibi konulara girilmeyecektir.

Mevlevîlik Tarihinin Bazı Önemli Kaynakları:

– Velednâme, Sultan Veled (ölm. 1312), Nşr. Celâleddîn-i Hümâî, Tahran, 1315 hş./1937, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İbtidânâme, Ankara, 1976

– Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hüdâvendigâr, Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr (ölm.1312 ?), Nşr. Sa’îd-i Nefîsî, Zindegî-nâme-i Mevlânâ Celâleddin-i Mevlevî, Tahran, 1325 hş./1947, Çev. Tahsin Yazıcı, Mevlânâ ve Etrafındakiler, İstanbul, 1977

– Menâkıbü’l-ârifîn, Şemseddin Ahmed-i Eflâkî (ölm. 1360), Nşr. Tahsin Yazıcı, I-II c., Ankara, 1976-1980, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c., İstanbul, 1986-1987

– Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, Sâkıb Dede (ölm. 1735), I-III c., Mısır, H. 1283

– Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, Esrâr Dede (ölm. 1796), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5959’dadır.)

– Mecmû’atü’t-tevârîhi’l-Mevleviyye, Seyyid Sahih Ahmed Dede (ölm. 1813), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5446’dadır.)

– Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, Abdülbaki Gölpınarlı, ilk baskı İstanbul, 1953, gözden geçirilmiş 2. Baskı İstanbul, 1983

– Mevlânâ ve Mevlevilik, Mehmet Önder, İstanbul, 1998

– Mevlevî Usûl ve Âdâbı, H. Hüseyin Top, İstanbul, 2001

Mevlevîliğin Kuruluşu

Vefatına kadar Hz. Mevlânâ’nın yanından ayrılmayan Sultan Veled olgun sayılacak bir yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan makama geçmeyi reddetmiş ve Mesnevî’nin yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsâmeddin Çelebi’yi uygun görmüştü. Onun bu vazifeyi devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve son olacak; bu makama Hz. Mevlânâ soyundan gelmeyen bir kişi oturacaktı. Çelebi çok mütevazı bir insandı, makamda kendi oturmasına rağmen Sultan Veled’e büyük saygı besliyor ve daima onun fikirleri doğrultusunda hareket ediyordu. Hz. Mevlânâ türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda Hz. Mevlânâ’nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur’ân-ı Kerim ve Mesnevî okutarak gönüllere şifa vermişti. Bu usul de ileride Mevlevîliğin ana unsurlarında biri olacaktı. Aynı dönemlerde bu ‘yol’da olanlara Hz. Mevlânâ’ya izafeten Mevlevî denilmekteydi. İlk yüzyılında Hz. Mevlânâ ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve Âdilî olarak da adlandırılacak müntesipler, günümüzde de olduğu gibi genel olarak Mevlevî sıfatıyla vasıflandırılıyorlardı.

“Hz. Mevlânâ vuslatının yaşlaştığı hastalığının son dönemlerinde etrafındakilerin ‘Sizden sonra hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim geçecek’ sorularına ‘Çelebi Hüsâmeddin halifemiz olur.’ diyerek cevap vermiş ve makamın kime geçeceğini bildirmişti.” (Eflâkî, Çev. Tahsin Yazıcı II, 162)

“Ey Hak Ziyâsı Hüsâmeddin, sen öyle bir ersin ki, Mesnevî senin nurunla ayı geçti, aydan bile parlak bir hale geldi.

Ey lûtfu, keremi umulan! Yüce himmetin bu Mesnevî’yi nereye çekmekte? Allah bilir!

Bu Mesnevî’nin boynunu bağlamış, bildiğin yere doğru çekmektesin.

Mesnevî, koşup gitmekte; çeken gizli. Fakat, sadece görecek gözü olmayan gâfilden gizli!

Mesnevî’nin yazılmasına önce sen sebep olmuştun; artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin.

Mademki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor; Allah takvâ sahiplerinin dileğini ihsan eder.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB. Yay., 3. Baskı, İstanbul, 1995 III, 1-5)

Mevlevîliğin Tesisi, Yaygınlaşması ve Makamda Bulunan Çelebiler

Hüsâmeddin Çelebi 11 yıl süren bu görevi sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled’in makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Çünkü o, yol büyüğü olarak gördüğü ve babasının sağlığında lütuflarına mazhar olan Hüsâmeddin Çelebi varken posta oturmayı bir saygısızlık olarak nitelendiriyordu.

Sultan Veled 58 yaşında makama geçtiğinde; Şems’in, Hz. Mevlânâ’nın, kayınpederi Kuyumcu Selâhaddin’in, Hüsâmeddin Çelebi’nin ve Baktemüroğlu Şeyh Kerimüddin’in mânevî terbiyesi ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yol’u bizzat hakke’l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun makamda bulunduğu 28 yıl zarfında mürit ve dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler kuvvetlenmiş; daha da önemlisi semâ, mûsıkî ve Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene sokularak kurumsallaşmanın temelleri atılmıştır. İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen Mevlevîlik âdâb ve erkânı da günümüze kadar büyük bir değişikliğe uğramadan devam ede gelecektir.

Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312) bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer taraftan da onun halife olarak gönderdiği elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor, kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlânâ’nın fikirleri, semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller fethediliyordu. Yine babasının Mesnevî’sini örnek alarak yazdığı İbtidânâme’si ve Hz. Mevlânâ’ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr’ın Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk kaynakları bu dönemde yazılmış oluyordu.

“Sultan Veled hazretleri bütün mutad ilimlerinde sonsuz bir deniz; ilâhî bilgi ve kutsal hakikatlerde eşi benzeri olmayan bir padişah idi.” (Sipehsâlâr, s. 145)

Sultan Veled Hakk’a yürüdüğünde (1312) artık, Mevlevîlik Yolu’nun esasları büyük ölçüde belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın akın gelen gönül dostlarına İslâm’ın güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya başlanmıştı. Sultan Veled’den sonra meşihatta bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (D. 1272) daha babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol’da ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba arfetmekteydi. Karaman, Beyşehir, Aksaray, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum ve devamında Tebriz’de kurulan Mevlevîhâneler onun bu ziyaretleri sırasında attığı temeller sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i Tebrizi, Hüsâmeddin Çelebi, Kuyumcu Selâhaddin, Hz. Mevlânâ ve çağına kadar olan çocuklarının menkıbelerini toplayarak yazdığı Menâkıbü’l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir.

“Bugünden sonra bizim Ârif’imiz tam bir şeyhtir ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar olgunlaşacaktır.” (Hz. Mevlânâ’nın, torunu Ulu Ârif Çelebi doğduğunda söylediği söz. Eflâkî, II, 230)

Ulu Ârif Çelebi’den sonra (ölm. 1320) kardeşleri Şemseddin Âbid (ölm. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid (ölm. 1342) Çelebiler makama geçmiş ve cedlerinden öğrendikleri gelenek üzere Mevlevîliği yaymak isteseler de Anadolu’daki siyasi karışıklıklar nedeniyle bunda muvaffak olamamışlar, ellerindeki imkânlarla tarikatın ayakta kalmasını sağlamışlardır.

“Âbid Çelebi keremi bol ve âdil biriydi. Allah’tan başka her şeyi daima çoluk çocuğuna ve müritlere verirdi.” (Eflâkî, II, 367)

“Şemseddin (Âbid) Çelebi’nin kardeşleri Zâhid ve Vâcid Çelebiler kutupların ciğerleri, akıl sahiplerinin gözleridirler. Atalarının âdetlerini devam ettirmede ve doğruluk ve hidayet yolunu herkese apaçık bir hale getirmede insanların onlara olan güveni sonsuzdur.” (Sipehsâlâr, s. 149)

Ulu Ârif Çelebi’nin oğlu Emir Âlim Çelebi I ise gelenek üzere iki amcasından sonra makama geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat ettiğini kaydederler.

Emir Âlim Çelebi I’in vefat ettiğine dair haber Konya’ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi’ye verilmiş ve bu zât da 18 yıl meşihatta bulunarak tarikatı idare etmiştir. Konya’nın Karamanoğulları elinde bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da müridi olmuştur.

Emir Âdil Çelebi (ölm. 1368)’den sonra makamda 27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim Çelebi II de Karaman’da medfun bulunan Hz. Mevlânâ’nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi Muhammed Alâeddin’in türbelerini onartmış ve bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.

“1201 tarihlerinde Karaman’a ulaşan Hz. Mevlânâ, babası ve diğer aile fertleri 7 yıl kadar burada kalmışlar ve Sultan Alâeddin Keykubad’ın ısrarlı davetleri üzerine Konya’ya gelmişlerdir. Hz. Mevlânâ, eşi Gevher Hatunla Karaman’da evlenmiş; Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi burada dünyaya gelmişlerdir. Bu yüzden Karaman’ın Mevlevîler nezdinde özel bir yeri vardır.”

Emir Âlim Çelebi II’nin (ölm. 1395) Hakk’a yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar içinde bulunan Anadolu’da tarikatını fazla genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz. Mevlânâ’nın türbesini esaslı bir onarıma vesile olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421 yılında vefat eden Ârif Çelebi II’den sonra tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.

“Ey Konya! Önce Mevlânâ’nın varlığıyla parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin.” (Sultan Veled, Divan-ı Sultan Veled, Nşr. F.Nafiz Uzluk, 1941, s.438, Gazel No: 711)

Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled’den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan semâyı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir. Tabi ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle ayırma fikri önemli bir etken olmuştur. 39 yıl meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1560 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi geçmiştir.

“Mevlevîlik, semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi âdâb ve erkânının yanında Nakşbendi tarikatının esasları ve Şems’in aşk ve cezbe temelleriyle oluşturulmuştur.” (Sâkıb Dede, I, 134)

Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509) Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise Mevlânâ soyundan olan inas Çelebilerden (anne tarafından Mevlânâ torunu) Divane Mehmed Çelebi (ölm. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (ölm. 1550) sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda Mevlevîhâneler kurulmuştur. Yine Hz. Mevlânâ’nın torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan doğan II. Yıldırım Bâyezid (slt.1481-1512), ceddi saydığı Hz. Mevlânâ’nın dergâhına büyük hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu’da Mevlevîliğin yayılmasında maddî-mânevî desteklerini esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid’in oğlu Mehmed’in de Osmanlı padişahlarının aldığı ‘Sultan’ unvanı yerine Mevlânâ soyundan gelenlere verilen ‘Çelebi’ unvanını tercih etmesi Mevlevîliğe verilen önemin ne denli büyük olduğuna bir delildir. Cemâleddin Çelebi de 49 yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı olumlu bir şekilde kullanarak bu yol’a büyük hizmetler etmiştir.

“Cemâleddin Çelebi Fâtih Sultan Mehmed’e II. Bâyezid’in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II. Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlânâ’ya büyük sevgi ve saygı beslemiştir; tahtta bulunduğu dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş, üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir.” (Sâkıb Dede, I, 139, 144)

Cemâleddin Çelebi’nin 1509 yılında vefatından sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin Çelebi’nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği için hizmeti de onun oğlu Hüsrev Çelebi almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta bulunan Hüsrev Çelebi zamanı da Osmanlı Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim (slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu zamana rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları seferler sırasında Konya’ya uğrayarak Hz. Mevlânâ Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine katkıda bulunmakla birlikte su getirterek, semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari yapısına da hizmet etmişlerdir.

“Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled’in mezarlarının üstündeki mermer sandukaları Kanuni Sultan Süleyman yaptırmıştır. Mevlânâ’nın evvelki ahşap oyma sandukasını da babası Sultânü’l-Ulemâ’nın kabri üzerine nakletmişlerdir.” (Evliya Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı s. 154)

Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk’a yürüdüğü zaman yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla türbeyi idare etmekle birlikte Karatay Medresesi’nin müderrisliği de kendisine tevcih olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni’nin oğlu II. Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim önceleri Konya’da vali iken Hz. Mevlânâ dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına Selimiye Camii’nin inşası emrini vermişti. Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin ‘bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor’ gibi mübalağalı dedikodular nedeniyle padişah tarafından azlediliyor ve İstanbul’a sürgüne gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah ilk kez Mevlânâ Dergâhı Postnişînliği görevine müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi’nin 30 yıl meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda oturduğu kabul edilir.

“Yâ Rab! Bize bir teslîyet-i hâtır olur mu?

Yoksa bu fütûr ile dem-i âhir olur mu?” (Ferruh Çelebi, Şairlik yönü de bulunan Çelebinin azil ve sürgün dönemi hakkında söylediği gazelin ilk beyti, bkz. Sâkıb Dede, I, 153))

Ferruh Çelebi 1591 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan III. Mehmed’in emriyle oğlu Bostan Çelebi I geçmiştir. Çelebi’nin 1630 yılındaki Hakk’a yürüyüşüne kadar makamda kaldığı bu 39 yıl, Mevlevîliğin sarayla arasını tekrar düzelttiği, yeniden Anadolu’ya, İstanbul’a ve hatta Balkanlar, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi bölgelere yayıldığı bir dönem olmuştur. Yine Mevlânâ muhibbi olan Sultan I. Ahmed (slt. 1603-1617) ve devlet ileri gelenleri bu tarikata olan bağlılıklarını dile getirmiş, ziyaretleri ve bağışları sayesinde Mevlevîliğe yeniden bir heyecan ve etkinlik getirmişlerdir. Bugün dahi Mesnevî’yi güzel ve doğru bir şekilde şerh ettiğine inanılan ve bu hizmetiyle ‘Hz. Şârih’ unvanını alan Ankaralı Rüsuhi Dede de Bostan Çelebi I’e mürit olmuş ve hizmetinde bulunmuştur.

“Bahtiyâ! Bendesi ol Dergeh-i Mevlânâ’nın

Taht-ı ma’nîde odur pâdşeh-i dünyanın” (Bahtî mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan I. Ahmed’in Hz. Mevlânâ hakkında söylediği gazelin son beyti)

Bostan Çelebi I’in vefatından sonra yerine kardeşi Ebubekir Çelebi geçmiş ve ne yazık ki, parlak geçen ağabeyinin döneminin ardından tahtta bulunan ve sufî düşünceye zıt olan Sultan IV. Murad (slt. 1623-1640) nedeniyle epey zorluklar çekmiştir. IV. Murad Ayasofya Camii vâizi Kadızâde (ölm. 1635) ve çevresinin etkisinde kalarak diğer tarikatlara olduğu gibi Mevlevîliğe de karşı çıkmış, hatta Bağdat Seferine giderken uğradığı Konya’da Mevlânâ Dergâhını yıkmayı bile aklına koymuştur. Fakat dergâhta yaşadığı bir olay neticesinde bu fikrinden vazgeçmiş, Ebubekir Çelebi’ye hediyeler vererek, dergâha da vakıflar bağlamak suretiyle asırlardır gelen ‘Mevlânâ Yolu’nu onaylamıştır.

Sultan IV. Murad’ı da arkasına alan Ebubekir Çelebi daha da güçlenmiş bir şekilde makamda bulunurken yine kendisini çekemeyenler tarafından ‘Dergâhın maddî imkânlarını şahsı için kullanıyor’ iftiralarıyla İstanbul’a sürgüne göndertilmiştir (1637). Çelebi burada iken 1638 yılında vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi’ne defnedilmiştir.

“Hâb-ı gafletten uyan ey Âl-i Osman bilmiş ol!

Aç gözün elden gider taht-ı Süleyman bilmiş ol!” (Kadızâde’nin Sultan IV. Murad’ı sufîlere karşı kışkırtmak için ona takdim ettiği şiirin bir beyti)

Ebubekir Çelebi’nin sürgüne gönderildiği tarihte makam, inas Çelebilerden ve Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhi Divane Mehmed Çelebi soyundan Ârif Çelebi III’e (Küçük Ârif Çelebi) geçmiştir. Afyon’dan çağrılarak posta oturtulan Çelebinin 5 yıl süren bu görevi sırasında kayda değer bir olaya rastlanmamıştır.

“Salunursak tan mıdır deff u kudüm ü nây ile

Ehl-i aşkız fahrimiz âyîn-i Mevlânâ ile” (Divane Mehmed Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı, s. 488)

Ârif Çelebi III’ün 1642 yılındaki vefatıyla, Çelebilik Makamı yeniden zükur Çelebilere (baba tarafından Mevlânâ torunu) geçmiş; Hasan Çelebi oğlu Hüseyin Çelebi posta oturarak 24 yıl meşihatta bulunmuştur.

Hüseyin Çelebi dönemi de Sultan Deli İbrahim (slt. 1640-1648) ve IV. Mehmed (slt. 1648-1687) zamanına rastlar ve ülke içerisindeki karışıklık ve isyanlar nedeniyle Osmanlı Devletinin gerilemesine paralel olarak Mevlevîlik de yeni adımlar atılamaz; hatta siyasete karıştığı iddialarıyla da zaman zaman kötü dönemler geçirir.

“Hüseyin Çelebi, deliliği geçmesi için Sultan Deli İbrahim’e arakiyye (bir çeşit külâh) tekbirleyip giydirmek üzere İstanbul’a davet edilmiş; fakat Sultan bu arakiyyenin Şehzâde Mehmed’e giydirilmesini emretmiş ve böyle de yapılmış. Şehzâde Mehmed’in tahtla müjdeleneceğine yorumlanan bu olaydan bir müddet sonra Şehzâde, IV. Mehmed unvanıyla padişah olmuştur.” (Sâkıb Dede, I, 176)

Hüseyin Çelebi’nin vefat yılı olan 1666 tarihinde ise Abdurrahman Çelebi oğlu Abdülhalim Çelebi I makama geçer. Mevlevîlik bu Çelebi döneminde ikinci kez büyük sarsıntı geçirir. Daha önce IV. Murad’ın saltanatta bulunduğu zaman Mevlânâ Dergâhı’nın yıkılmasıyla dahi karşı karşıya gelen ve tarihe ‘Kadızâdeler Olayı’ olarak kaydedilen bir dönemden sonra, bu kez de sahnede Vani Mehmed (ölm. 1685) adlı softa bir hoca vardır. Vani, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın Sadrazamlığı getirildiği dönemde onun ve Sultan IV. Mehmed’in itibarını kazanarak ‘Hünkâr Şeyhi’ sıfatıyla saraya girer. Vani, birkaç yanlış örnek göstererek ülkedeki tarikatların artık zararlı bir hale geldiğini savunarak tarikatların lağvedilmesi yönünde padişahtan karar çıkartır. Tabi bu karar, Mevlevîlik ve onun en önemli unsurlarından olan semâyı da bağlamaktadır. H. 1077 / M. 1666 yılında ilan edilen bu yasak Mevlevîler tarafından ebced hesabıyla eden ‘yasağ-ı bed’ (kötü yasak) tabiriyle tarihe kaydolmuştur. 18 yıl süren bu olaydan sonra Vani’nin gerçek yüzü ortaya çıkmış ve saraydan azledilmesiyle Mevlevîlerin ve semânın yasağı kalkmıştır. H. 1095 / M. 1684 yılında meydana gelen bu yasağın kalkması da Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Naci Ahmed Dede (ölm. 1708) tarafından ‘Mevlevîler döndü câna aşk-ı Mevlânâ ile’ mısraı ile tarihe nakşedilmiştir.

“Semâ âşıkların gıdasıdır; çünkü semâda Allah’la buluşma hayali vardır.” (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, s. 73)

“Bir bedevi Hz. Peygamberin huzurunda şiir okuyordu. İlk ve son gelenlerin efendisi olan Hz. Peygamber bu beyitleri duyunca marifet, sevgi ve istek denizi coştu; ve bedeviye bu beyitleri tekrarlamasını söyledi. O tekrar ederken Hz. Peygamber de şevkinin coşmasından dolayı kollarını açıyor ve aşırı hareketler yapıyordu; öyle ki, mübarek ridası omzundan düştü. Semânın Allah erleri için mübah olduğuna dair birçok risaleler yazılmıştır. Hakikat ehli, semâyı kabul edip, caiz görmüşlerdir.” (Sipehsâlâr, s. 71)

“Bir softa Hz. Mevlânâ’nın müritlerinden birinin önüne gelerek semâ ile ilgili şöyle der: ‘Ben bir eşek yükü kitap okudum, fakat semânın mübah olduğuna dair bir şey görmedim.’ Mürit gülümseyerek ona şu cevabı verir: ‘Sen o kitapları eşek gibi okumuşsun da onun için bir şey anlamamışsın.’ ” (Eflâkî, I, 303 )

Dönemindeki karışıklık ve yasaklarla uğraşan Abdülhalim Çelebi I, 1679 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Kara Bostan Çelebi geçmiştir. Kara Bostan Çelebi makamı döneminde ilk iş olarak yasak nedeniyle müritleri dağılan ve vakıflarına dahi el konulan Mevlânâ Dergâhını eski parlak ve şaşaalı günlerine kavuşturmak için çaba sarf etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Artık sadece Mevlânâ Dergâhı’nda değil Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan diğer Mevlevîhânelerde de Mevlevîler akın akın toplanmaya başlamıştır.

Kara Bostan Çelebi müritlerini yeniden toplarken Sultan II. Süleyman’ın (slt. 1687-1691) Balkanlara gazaya çıkacağı haberi üzerine Mevlevîlerden bir alay oluşturmuş ve savaşa katılmak üzere Edirne’de sultana intisap etmiş; sultanın ‘Efendim, siz zaferimiz için dua ediniz’ cevabı üzerine de geri dönmüştür. Sultan II. Ahmed’in (slt. 1691-1695) tahtta bulunduğu sırada ise artık son dönemlerde adet olduğu üzere Çelebi ‘Dergâhın vakıflarını geri aldığı menfaatçiler’ tarafından Sultana şikâyet edilmiş ve o da Çelebinin Hacc’a gitmesi bahanesiyle onu Konya’dan uzaklaştırmış ve dönüşünde de Kıbrıs’a sürmüştür. Kısa bir müddet burada kalan Kara Bostan Çelebi affedilmiş ve büyük bir karşılama töreniyle Konya’ya vasıl olmuştur. Çelebi, görevinin geri kalan kısmında Hz. Mevlânâ Dergâhında onarımlar yaptırmış, Yeşil Kubbenin çinilerini yeniletmiş ve 1711 yılında hayli yaşlı bir vaziyette Hakk’a yürümüştür.

“Yazık Konya halkına bizim zevkle dolu olan semâmızdan usandılar ve alttan alta bizim aleyhimizde bulunuyorlar. Bizim bu güzel ve neşeli şeylerimiz hoşlarına gitmiyor. Saba halkı gibi Tanrı nimetini inkâr ediyorlar. Onların bizi kötüledikleri kulağıma geliyor… Bu insanlar daha sonra öyle perişan olacaklar ki, eşyalarını terk edip bu şehirden uzaklaşacaklar… Nihayet tövbe ile bizim evlâd ve ahfâdımızı kabul ettikleri vakit Allah’ın inâyeti ile Konya yeniden gelişip canlanacak. Bu dönemin insanları da semâ sever ve zevk adamı olacaklar. Bu aşk âlemi bütün dünyayı kaplayacak, bütün insanlar bizim sözümüzün âşığı olacaklar…” (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 304 vd.)

Kara Bostan Çelebi’den sonra yerine oğlu Sadreddin Çelebi geçmişse de ancak 1 yıl meşihatta bulunabilmiş; o da babası ile aynı yıl içerisinde vefat etmiştir. Çelebi’nin yaptığı en önemli iş Osmanlı şehzâdelerine arakiyye tekbirlemek üzere İstanbul’a davet edilip bu görevi yerine getirmesi olmuştur.

“Cübbe ve sarık ile insan âlim olmaz. Âlimlik insanın zâtında olan bir hünerdir. Bu hüner ister ipekli bir kaba, ister yünden bir aba içinde olsun.” (Hz. Mevlânâ, Fîhi mâfîh, Çev. Meliha Ü. Tarıkâhya, İstanbul, 1985, s. 134)

Mevlânâ’nın makamı ne yazık ki bu dönemde de bazı kişilerin post kavgasına neden olmuş ve nihayetinde Kara Bostan Çelebi’nin amcası Abdurrahman Çelebi oğlu Mehmed Ârif Çelebi posta oturtulmuştur. Mehmed Ârif Çelebi’nin 35 yıl meşihatta bulunduğu dönem, Mevlevîliğin özellikle Balkanlar, Arap ülkeleri ve Akdeniz’deki adalarda yaygınlaşmasıyla tarihte yer alır. Bu süre içinde Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke, Tebriz, Lefkoşe, Hanya (Girit), Sakız, Midilli, Siroz, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç, Selânik, Üsküp ve Vodine gibi şehirlerde Mevlevîhâneler kurulmuş ve bölge insanlarını aydınlatmayı bir görev olarak benimsemiştir. Mehmed Ârif Çelebi ayrıca yakın dönemimize kadar ulaşan Dergâhın batısındaki Sultan Veled medresesini tâdilatla büyütmüş ve Çelebi çocuklarına okul olarak ihdas etmiştir. Yine bugün hâlâ ayakta duran Dergâhın kuzeyindeki Çelebi misafirhanesini de o yaptırmıştır.

“Sevgili bir an olsun gel eve; bir an olsun şu canımızı tazele

Şu arkadaşları bir an olsun güldür; bir an olsun meclisimizi süsle;

Süsle de gökyüzü, gece yarısında güneşi apaçık görsün

Süsle de aşk ışığı, Konya’dan parlasın, bir anda Semerkand’a, Buhârâ’ya vursun…” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, IV, 270, Gazel No: CXXXIV)

Mehmed Ârif Çelebi’nin bu velud döneminden sonra yerine oğlu Ebubekir Çelebi II geçmiştir (1746). Şair bir zat olan Çelebi, makamda bulunduğu zamanlarda hayli çalkantılı bir dönem geçirmiş, hatta siyasete ve isyanlara adı karıştığı için idamı bile söz konusu olmuştur. Dönemin Şeyhülislâmı tarafından idamı önlenen Çelebi Manisa’ya sürülmüş (1776), affını müteakiben Konya’ya dönerek 1785 yılında burada vefat etmiştir.

“Allah, insana şah damarından daha yakındır. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara fırlatmadasın.

Ey yayını çekip oku atan! Av yakında, sense uzağa bakmaktasın.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2353, 2354)

Birkaç yüzyıldır, iyice genişleyen Mevlânâ ailesi artık makama geçmek için zaman zaman ikili, hatta üçlü çekişmeler içine giriyor ve bu mücadele saraya taşınıyordu. Ebubekir Çelebi II’nin vefatıyla da durum böyle olmuş, inas Çelebilerden Mesnevîhân Seyyid Alizâde ile zükur Çelebilerden Karaman Mevlevîhânesi şeyhi İsmail Çelebi’nin oğlu Hacı Mehmed Çelebi makama talip olmuşlardır. İstanbul’da saraya davet edilen bu iki Çelebi dinlendikten sonra makam Hacı Mehmed Çelebi’ye verilmiştir.

“Binlerce dâvacı, dâvaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir.

Onun için şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü o, garezsiz olarak sırrı görmüştür.

Dâvacı da görmüştür; ama garezle görmüştür. Garez, gönül gözüne perdedir.

Tanrı diler ki, sen zahid olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.

Bu garezler perdedir. Göze perde indimi,

İnsan her şeyi göremez; ‘Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.’ ” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2868, 2870-2874)

30 yıla yakın süren Hacı Mehmed Çelebi zamanı da Mevlevîlik tarihi açısından iyi ve kötü olayları barındıran bir dönem olmuştur. Çelebi, Mevlevî olan III. Selim’in (slt. 1789-1807) İstanbul’daki Mevlevîhâneleri sık sık ziyareti, ilgisi ve Şeyh Gâlib (ölm. 1799) gibi bir şairin yetiştiği dönemde bu yakınlığı yeterince kullanamamış, aksine Konya ve çevresinde meydana gelen siyasi hareket ve ayaklanmalara dahi katılarak tepki çekmiştir. Çelebi, dergâhın vakıf konularındaki anlaşmazlıklarında da epey yıpranmış ve çaresiz makamdan çekilerek yerine dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Said Hemdem Çelebi’yi önermiş; saraydan onun hilâfet fermanı gelmeden de 1815’de vefat etmiştir.

“Sultan III. Selim Sûzidilârâ makamında bestelediği âyin-i şeriflerle Mevlevî müziğine büyük katkılarda bulunmuş; Divan Edebiyatımızın güçlü şâirlerinden ve Galata Mevlevîhânesi postnişînlerinden Şeyh Gâlib de ‘Esrârın Mesnevî’den aldım; çaldımsa da mîri malı çaldım’ diyerek eserlerindeki Mevlânâ etkisini vurgulamıştır.”

Hemdem Çelebi küçük yaşta Konya’daki Çelebilerle birlikte saraya hilafet almak için İstanbul’a gittiğinde burada büyük ilgi görmüş, hediyelerle birlikte hilâfetini de alarak Konya’ya geri dönmüştür. Hemdem Çelebi resmî olarak 44 yıl makamda bulunmasına rağmen ilk dokuz yılı yaşının küçük olması nedeniyle amcası Ferruh Çelebi’nin vekâletinde geçmiştir.

Sultan II. Mahmud (slt. 1808-1839) ve Abdülmecid (slt. 1839-1861) dönemlerinde meşihatta bulunan Hemdem Çelebi, kendi döneminde meydana gelen siyasî olaylarda; ve hele II. Mahmud’un Bektaşîlerin oluşturduğu Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesi (1836) sırasında tarafsızlığını korumuş ve sarayın Mevlevîlere olan itibarını artırmıştır. Yine Abdülmecid döneminde kendisine sarayda ‘üstün derece nişanı’ verilmiş, Mevlevîler bu ilgiyle saygınlıklarını daha da artırmışlardır. 1858 yılında Hakk’a yürüyen Hemdem Çelebi’nin dergâha yaptığı en büyük hizmetlerden biri de burada dervişlerin elinde dağınık halde bulunan kitapları toplatıp kayda geçirmek suretiyle bir kütüphane kurmasıdır (1854).

“Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.

Bu, kılıcı çivi yerine duvara çakıp mağlubiyeti baştan kabul etmeye benzer.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, III, 2989, 2991)

“Nice aktâb, nice ârif-i bi’llâh gelir

Dergeh-i Pîr’e; velî ben gibi Hemdem gelmez” (Said Hemdem Çelebi)

Hemdem Çelebi’nin vefatından sonra sırasıyla 4 oğlu Mahmud Sadreddin, Fahreddin, Mustafa Safvet ve Abdülvahid Çelebiler makamda bulunmuşlardır.

Mahmud Sadreddin Çelebi 23 yıl makamda kalmış, bu süre içerisinde Mevlevîlik olağan seyrinde devam ederken Konya’da bazı yangın ve kıtlık gibi felâketler baş göstermiştir. Çelebi bu felâket günlerinde vali ile birlikte Konya halkının yardımına koşmuş, dergâhın maddî-manevî imkânlarını seferber etmiştir. Bu çabaları sayesinde Sultan Abdülaziz’in (slt. 1861-1876) özel nişanlarını da kazanan Çelebi, Konya halkının da büyük ilgi ve sevgisine mazhar olmuştur. 1881 yılında Hakk’a yürüyen Çelebinin yerine, kardeşi Manisa Mevlevîhânesi şeyhi Fahreddin Çelebi atanmıştır.

“Nice toprak gibi mezarda yatanlar var ki faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden iyidir, üstündür.

Gölgesini gizlemiş (ölmüş) ama toprağı gölge vermekte. Yüz binlerce diri, onun gölgesinde gölgelenmekte.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3012, 3013)

Fahreddin Çelebi, dergâhtaki dedelerin önermesi ve Şeyhülislâmın onayı ile makama geçmiş; ancak fazla bir iş yapamadan bir yıl sonra vefat etmiştir (1882). Daha sonra ise yerine kardeşi Mustafa Safvet Çelebi geçmiştir.

“Fikir ona derler ki, bir yol açsın. Yol ona derler ki, önüne bir padişah çıka gelsin.

Padişah ona derler ki, kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, II, 3207, 3208)

Mustafa Safvet Çelebi de beş yıl kadar meşihatta bulunmuş bu süre zarfında dergâhta bazı onarımlar yapmış, 1887 yılında vefat ettiği zaman yerine kardeşi Abdülvahid Çelebi geçmiştir.

“Bizim türbemizi yedi defa yapacaklar. Sonuncu defada zengin bir Türk çıkacak, türbemizi bir tuğlasını altından, bir tuğlasını da ham gümüşten olmak üzere inşâ edecektir. Bizim türbemizin etrafında da bir şehir oluşacak sonra türbemiz bu şehrin ortasında kalacak. O zaman da Mesnevî’miz mânevî şeyhlik edecektir.” (Eflâkî, I, 441)

4 kardeşin sonuncusu olan Abdülvahid Çelebi de yirmi yıl kadar dergâhta postta oturmuş; fakat tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid’i (slt. 1876-1909) sık sık eleştirdiği için sarayla arası pek iyi olmamıştır. Oldukça hareketli ve biraz da Bektaşî-meşreb bir kişiliğe sahip olan Çelebi, sarayın emriyle her ne kadar Konya valilerinin gözetimi altında tutulmaya çalışılmışsa da, o çeşitli bahaneler bularak bunu ihlâl etmiştir. Abdülvahid Çelebi, yine Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’na karşılık Meram’da Yıldız Köşkü yaptırmış, saray faytonlarına benzer bir fayton imal ettirerek Konya sokaklarında onunla dolaşmıştır. Çelebi bütün bunlarla birlikte Konyalıların bütün sıkıntılarına koşmuş, hükümetle problemi olan insanlara çözümü için yardım etmiş, fakirlere maddi yardımlarda bulunmuş ve bu hareketleriyle de Konya halkının sevgisini kazanmıştır.

“Hz. Mevlânâ, padişahlardan, emirlerden, şehrin büyüklerinden ve yardımsever zenginlerden dergâha bağış olarak gelen para ve hediyeleri Hüsâmeddin Çelebi’ye verir, ihtiyaçlar giderildikten sonra kalanını müritlere ve fakirlere dağıtılmasını emrederdi.” (Eflâkî, II, 166; ayrıca bkz. Aynı eser, I, 281)

Abdülvahid Çelebi 1907 yılında Hakk’a yürüdüğünde oğlu Abdülhalim Çelebi II geçmiştir. Fakat, huy bakımından babasına oldukça benzeyen Çelebinin makamda bulunduğunun ilk yıllarında II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve meşrutiyetçilerin yanında yer aldığı gerekçesiyle makamdan alınarak yerine Hz. Mevlânâ soyundan Necib Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) getirilmiştir (1909).

“Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan, bilen benim ancak;

Şu yokluk serabında yaşayış kaynağın benim ancak.

Kızsan da, bin yıllık yola gitsen de sonunda gene bana gelirsin;

Varacağın yer benim ancak” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, Gazel, III, 250)

Edib bir zat olan Veled Çelebi’nin şeyhlik döneminde ise I. Dünya Savaşı çıkmış ve Çelebi, Mevlevîlerden oluşturduğu bir alayla (Mücâhidîn-i Mevleviyye) Kanal Harekâtına katılmak için Şam tarafına gitmiştir. Osmanlı topraklarının dört bir köşesindeki Mevlevîhâne şeyhlerinin de katıldığı bu alay, herhangi bir savaşa girmeden geri dönmüştür. 1919 yılında ise Veled Çelebi şeyhlikten azledilmiş ve yerine kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim Çelebi II tekrar geçmiştir.

Abdülhalim Çelebi ilk kez makama geçtiği zaman görevden alınışını haksızlık olarak nitelendirmiş ve İttihad ve Terakkî’nin aldığı bu azil kararını yıllarca içine sindirememiştir. İttihatçıların siyasi etkinliği kaybolduktan sonra ise Şeyhülislâma müracaat ederek 1919 yılında tekrar Makam Çelebiliğine getirilmiş; bu dönemde Osmanlı Meclis-i Mebûsânı’nda da Konya milletvekili olarak görev yapmıştır. İkinci meşihatında da ancak bir yıl kalabilen Çelebinin yerine Âmil Çelebi getirilmiştir.

Âmil Çelebi makama geçtiği vakit hayli yaşlı ve rahatsızdı. Aynı yıl içerisinde vefat ettiği zaman, yerine Abdülhalim Çelebi II üçüncü ve son kez posta oturacaktır.

Son dönem Çelebileri arasında hayli renkli kişiliğiyle Abdülhalim Çelebi bu üçüncü kez makama geçişinde 1920-25 yılları arası meşihatta bulunmuş; bu görevinin yanı sıra seçime ilk sıradan girerek TBMM’ne Konya milletvekili olarak katılmış ve M. Kemal Atatürk’ün ardından seçimle Meclis Başkan Vekilliği (II. Başkan) görevini üstlenmiştir. Çelebi bundan önce de Millî Mücadele günlerinde göstermiş olduğu başarılı tutumlarından dolayı TBMM tarafından İstiklâl Madalyasıyla onurlandırılmıştır (21 Ekim 1923). Abdülhalim Çelebi milletvekilliği sona erdikten sonra tekrar Konya’ya dönmüş bir müddet dergâhın hizmetinde bulunmuş, sonra da İstanbul’a giderek orada bir otel odasına yerleşmiştir. Ama ne acıdır ki, bu otel odasının balkonundan düşerek, ya da menfur bir olaya kurban giderek vefat etmiştir (12 Ekim 1925). Bu olaydan sonra ise makama Veled Çelebi (İzbudak) ikinci kez geçmiştir (1925).

“Mezarımın başında oturur, o güzelim gözlerinden çok yaşlar akıtırsın.

Benim ölümüme ağlar, gözlerini yumup benim mazlumluğuma yaş dökersin.

İyisi mi o lütufların birazcığını ben ölmeden önce şimdi söyle; o sözleri şimdi benim kulağıma küpe et!

Toprağıma, mezarıma söyleyeceğin o sözleri, şu gamlı kulağıma saç; şimdi söyle bana!” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2710-2713)

TBMM’de Yozgat ve Kastamonu milletvekilliklerinde bulunan ve Mesnevî’nin tamamını Türkçe’ye çeviren Veled Çelebi’nin ikinci şeyhliği de uzun sürmemiş ve döneminde çıkarılan Tekke ve Dergâhların kapatılması kanunu ile ülkedeki bütün tekkeler gibi Mevlânâ Dergahı da kapanmıştır (1925). M. K. Atatürk’ün çocukluğu zaman zaman Selânik Mevlevîhânesi’nin bahçesinde geçmiş ve bu yüzden Mevlânâ’yı ve Mevlevîleri çok sevmektedir. Ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin mayasının tutabilmesi için birçoğu aslından ve hatta İslâm’dan uzaklaşan tarikatları kapatmak gerekiyordu. Bu konuda F. Rıfkı Atay’la sohbet ederken Atatürk’ün sarf ettiği şu sözler oldukça mânidardır: “Karar gereğince Konya’da Mevlânâ Dergâhı’nın da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum.”

“Hey koca Sultan (Mevlânâ)! Evet bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı” (M. K. Atatürk, Niyazi Ahmed Banoğlu, “Atatürk ve Mevlânâ”, Tarih ve Coğrafya Dünyası, Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, s. 415-416)

“Mevlânâ, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık aslında geniş manası ile müsamahalı ve modern bir dindir. Mevlevîlik ise; Türk an’anesinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. İlâhî bir mûsıkînin ahengi içerisinde dönerek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının, ileri görüş ve düşüncesinin tabii bir ifadesidir.” (M. K. Atatürk, Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ Okyanusundan…, Derleyen: Esin Çelebi Bayru, İl Kültür Müdürlüğü Yay., Konya, 2002, s. 166 vd.)

Genç Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm tekkeler gibi Mevlânâ Dergâhı ve diğer Mevlevîhâneler de kapanmıştır. Abdülhalim Çelebi vefatından önce (1925) bu konuyu M. K. Atatürk’le konuşmuş ve onun da onayını alarak oğlu Mehmed Bâkır Çelebi’yi Halep’teki Mevlevîhâneye Şeyh olarak atamıştır. İşte bu tarihten itibaren Mevlevîliğin resmî merkezi Suriye Devleti tarafından lağvedildiği 1944 yılına kadar Halep Mevlevîhânesi olmuştur. Mehmed B. Çelebi Halep’te meşihatta bulunduğu dönemde usulü gereğince Mevlevîliğe hizmet ederken, Hatay’ın anavatana katılması hususunda da hayli yardımları ve gayretleri olmuş; bu yüzden Suriye’de hüküm süren Fransız yetkililerinin tepkisini çekmiştir. Çelebi, daha sonra Suriye ve orada bulunan Fransız idareciler tarafından casuslukla itham edilmiş; bir aile ziyareti için gittiği İstanbul’dan (1937) bir daha Suriye’ye geri dönmesine izin verilmemiştir. Bu dönemde ise Halep’teki Mevlevîhânenin şeyhliğine kardeşi Şemsül Vahid Çelebi vekâlet etmiş, ağabeyinin 1943 yılında İstanbul’daki vefatından sonra ise Suriye Hükümeti onun resmî makamını onaylamamış ve 1944 yılında Halep Mevlevîhânesi’ni de kapatarak bu makamın resmen sona ermesine neden olmuştur.

“Makâm Çelebiliği ‘mânevî’ bir makâmdır, bir gönül makâmıdır. Çelebi Hüsâmeddin, Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi ve birçok Çelebi siyasî bir otorite tarafından tayin edilmemişlerdir. Makâm Çelebiliğinin büyük erkek evlâda intikali gibi yine bu nur yolu’nun kurucuları tarafından konulmuş kurallar vardır.” (H. Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, s. 266)

Günümüzde ise;

Mehmed B. Çelebi’nin oğlu Celâleddin Bâkır Çelebi, Suriye Hükümetinin ‘kendi tabiyetlerine geçerlerse Halep Mevlevîhânesi’nin zengin vakıflarını tekrar kendisine verme’ şartını kabul etmeyip ailesiyle birlikte Anavatanına geri dönmüş; İstanbul’a yerleşerek Hakk’a yürüyüş tarihi olan 1996 yılına kadar gayretli çalışmalarıyla yurt-içi ve dışında Mevlânâ fikirlerini anlatmış; bununla birlikte Türk kültür ve an’anesini tanıtmada bir elçi görevi üstlenmiştir. Celâleddin B. Çelebi’nin bu gayretli çalışmaları ilmi makamların da dikkatini çekmiş ve hayatta olduğu dönemde Selçuk Üniversitesi tarafından kendisine “Fahri Doktorluk” unvanı verilmiştir (1989).

“Yaradan’ın ‘Dön’ (Ircı’î) emriyle bir gün

Ruhum vuslata erip, Allah’a kavuşunca,

Bedenim de toprak olunca,

Canlı cansız bütün zerrelerimle, sonsuzluğa kadar

Yine de Hz. Muhammed’in ayağının tozu kalacağım ben!” (Celâleddin B. Çelebi)

(Celâleddin B. Çelebi’nin hayatı ve çalışmaları için bkz. Esin Çelebi Bayru, “Babam Celâleddin Bâkır Çelebi”, X. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğler-I, Konya, 2002, s. 23-33; Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ Okyanusundan…)

Hz. Mevlânâ’nın 21. kuşaktan torunu olan Celâleddin B. Çelebi’nin 13 Nisan 1996 günü İstanbul’da vefat edip Konya’ya getirilerek Üçler Mezarlığına defnedilmesinden sonra, başta oğlu Faruk Hemdem Çelebi, kızı Esin Çelebi Bayru ve diğer evlatları bu görevi üstlenmiştir. Çelebi ailesi günümüz teknolojilerini de kullanarak insanlara bu yol’u anlatmakta; İnternet aracılığıyla da Mevlânâ’nın fikir ve öğretilerini sadece ülkemize değil tüm dünya insanlarının hizmetine sunmaktadırlar.

“Allah’a tekrar tekrar yemin ederim ki, bu mânâ güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere gidecektir. Hiçbir mahfil ve meclis olmayacak ki, orada Mesnevî okunmuş olmasın; hatta o dereceye varacak ki, mâbedlerde zevk ve sefa yerlerinde okunacak, bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaklardır.” (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 470)

“Allah’a hamd ve minnet olsun ki, bu hanedanın çocuklarının çocuklarının çocukları erkek ve kadın artmadadır. Onların temiz olan nesillerinin aslı Adem’in nesli son buluncaya kadar yeryüzünden eksik olmasın!” (Eflâkî’nin duası, II, 387)

KONYA

Ermenek Mevlevihanesi: 17. Yüzyılda var olduğu düşünülen Mevlevihane 1990 yılında geride kalan mescidi de yıkılarak yerine büyük kubbeli bir camii yapılmıştır.

Konya Mevlana Dergahı: 1274 yılında baldaken olarak inşa edilerek 19. Yüzyıla kadar genişletilmiştir. 1926 yılında müze olarak açılmıştır.

Şems-i Tebrizi Zaviyesi: 15. Yüzyıl Karaman devrine tarihlendirilmektedir. Şuanda camii olarak kullanılmaktadır.

Piri Mehmed Paşa Zaviyesi: Camii 1523 yılında yaptırılmıştır. Camiinin kuzeyinde bulunan zaviye bugün baharatçı olarak kullanılmaktadır.

Cemel Ali Dede Zaviyesi: Konya’nın Meram ilçesinde bulunmaktadır. Cemel Ali Dede Hz. Mevlana’nın lalası olarak bilinmektedir. 13. Yüzyıla tarihlenmektedir. Mescid Semahane ve türbeden oluşmaktadır. Camii olarak kullanılmaktadır.

Ateşbaz-ı Veli Zaviyesi: Konya’nın Meram ilçesinde bulunmaktadır. Hz Mevlana’nın aşçısı İzzetoğlu Şemseddin Yusuf’a aittir.

Fahrunnisa Zaviyesi:  Karatay İlçesinde bulunmaktadır. Günümüze kadar bir hamuşan ve mescid-semahane gelebilmiştir. Fahrunnisa Hanım’ın 14-15. Yüzyılda yaşamış Mevlevi hatun olduğu bilinmektedir.

Afyon Mevlevihanesi: 13. Yüzyılda yapılmıştır. İlk Mevlevihanelerdendir. Günümüze camii, matbah, derviş hücreleri ve hamuşanın bir kısmı gelebilmiştir.

Ankara Mevlevihanesi: ilk Mevlevihane camii ile birlikte 1566 da inşa edilmiştir.  Mimar Sinan’a atfedilen Cenabı Ahmet Paşa Camii halen kullanılmaktadır.

Antalya Mevlevihanesi:  tekke yapısı 1215 yılında Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmış 14. Yy da tekke beylerinden Zincirkıran Mehmed Bey tarafından mevlevihaneye dönüştürülmüştür. Bugün sanat galerisi olarak kullanılmaktadır.

Bursa Mevlevihanesi: 1615 te Ahmed Cununi Dede tarafından yaptırılmıştır. Pınarbaşı Mahallesi’nde yer almakta idi. 1953’te yıkılmış, semahanenin bulunduğu yere su deposu yapılmıştır.

Çanakkale Gelibolu Mevlevihanesi: 1621 yılından önce Ağazade Mehmed Hakiki Dede tarafından kurulmuştur. Hamzaköy’de eskiden askeri alan içindeyken günümüzde aslına uygun olarak restore edilmiştir.

Çankırı Mevlevihanesi: XIII. Yüzyıl Selçuklu dönemi yapısını içine alan Mevlevihaneden günümüze şifahane/mescid bölümü gelmiştir.

Çorum Mevlevihanesi: Kent merkezinde Azap Ahmed Mahallesinde yer almaktadır. 1878 yılında Mehmed İzzet Dede tarafından kurulmuştur. Günümüzde özel şahıslar tarafından restore edilen Mevlevihane kapalıdır.

Edirne Mevlevihanesi: Sultan II. Murat tarafından Muradiye Camii ile birlikte 1435 yılında kurulmuştur. 1938 de yıktırılmıştır.

Eskişehir Mevlevihanesi: Gazi Melek Mustafa Paşa tarafından 1571 tarihinde yaptırılmıştır.

Gaziantep Mevlevihanesi: 1638 yılında sancak beyi Türkmen Mustafa bin Yusuf tarafından yaptırılmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılan Mevlevi tekkesi vakıf eserlerinin sergilendiği ve Mevlevilik kültürünün yansıtıldığı bir müze olarak ziyarete açılmıştır.


İSTANBUL

Galata Mevlevihanesi: II. Beyazıt devrinde İskender Paşa’nın av çiftliğinde 1491 yılında kurulmuştur. Şuanda müze olarak kullanılmaktadır.

Üsküdar Mevlevihanesi: bugünkü şeklini II. Mahmut zamanında 1834-35 yılında almıştır. Mevlevihane hem camii hem de dernek olarak kullanılmaktadır.

Yenikapı Mevlevihanesi: 1597 yılında Yeniçeri katibi Malkoç Mehmed Efendi tarafından kurulmuştur. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yürütülen “Kültür Vadisi Projesi” kapsamında restore edilmiştir.

Beşiktaş Bahariye Mevlevihanesi: 1622’de Ohrili Hüseyin Paşa tarafından kuruldu. Şuanda yıkılmış ve fabrika arsası olmuştur.

Kasımpaşa Mevlevihanesi: 1631 Sururi Abdi Dede Efendi tarafından kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde mülkiyeti vakıflara geçmiş 1946 da Sururi İlkokulu inşa edilmiş 1979 da çıkan yangınla yok olmuştur.


DİĞERLERİ

İzmir-Tire Mevlevihanesi: Mevlevihane’nin Yeşil İmaret Camii çevresinde 1333 yılında kurulduğu bilinmektedir.

Kayseri Mevlevihanesi: tekkelerin kapatılması kanunundan sonra arsa haline gelmiş ve yerine vakıflarca Bayrampaşa İş Hanı yapılmıştır

Karaman Mevlevihanesi: Karaman il merkezindedir. Ak Tekke Camii içindeki türbe semahane bölümüyle bir Mevlevihane olarak kullanılmıştır. Şu anda camii olarak kullanılmaktadır.

Kastamonu Mevlevihanesi: Mevlevihanenin banisi Çandarlı Süleyman Paşadır. Mevlevihaneden geriye hamam ve hamama bitişik eski bir bina kalmıştır. Bu eski bina içerisinde temsili bir mezar da bulunmaktadır.

Kilis Mevlevihanesi: Mevlevihanenin kesin kuruluş tarihi belli değildir. Günümüze yalnızca semahanesi ulaşabilmiştir. Mescit olarak kullanılmaktadır.

Kütahya Mevlevihanesi: Beylikler bölgesinde kurulan ilk mevlevihanedir.

Muğla Mevlevihanesi: 1453-57 yıllarında kurulmuştur. Mevcut semahane 1848 yılında yaptırılmıştır. Günümüzde orijinal hali ile muhafaza edilmektedir.

Muğla-Marmaris Mevlevihanesi: Mevlevihanenin kesin yapım tarihi bilinmiyor. 16. Yüzyılda kurulup II. Mahmud zamanında (1835) son şeklini aldığı kabul edilir. Mevlevihaneye ait su kuyusu ve hazirenin bir kısmı halen mevcuttur.

Manisa Mevlevihanesi: 1368 yılında İshak Bey tarafından yaptırılmıştır. Manisa Mevlevihanesi aynı zamanda bir asitanedir. Mevlevihane 1995 yılında Celal Bayar Üniversitesi’ne (CBÜ) verildi. Restorasyonu tamamlanarak son şeklini aldı. Halen CBÜ Manisa Yöresi Türk Tarih ve Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde, Mevlevi kültürünün tanıtıldığı bir etnografya müzesidir. Ayrıca Rektörlüğün desteğiyle, bilimsel ve kültürel faaliyetlerin yapıldığı bir mekan olarak hizmet vermektedir.

Niğde Mevlevihanesi: Ulu Arif Çelebi zamanında 14. Yüzyılda kurulmuştur. Zaviyenin ana binasının bir kısmı kaybolmuş; mezarlık, Kemal-i Ümmi türbesi vakıflarca restore edilmiştir. Ana bina kız Kur’an kursu yapılmıştır.

Niğde- Bor Mevlevihanesi: Bor Mevlevihanesi tamamen ortadan kalkmış yalnızca kitabesi günümüze ulaşmıştır.

Şanlıurfa Mevlevihanesi: ilk kuruluşu Hacı İbrahim Ağa tarafından, ikinci kuruluşu ise 1716 yılında Rakka Valisi Rıdvan Ahmed paşa tarafından gerçekleştirilmiştir. Halen mescit olarak kullanılmaktadır.

Tokat Mevlevihanesi: 1638 yılında Muslu Ağa tarafından kurulmuştur. Onarım sonrası, Mevlevihane Vakıf Müzesi kapsamında, Osmanlı konak müzesi şeklinde döşenmiş ve misafirlerin ziyaretine açılmıştır.

Bu İcazet benim tarafımdan verilmiştir. Ve ben ki; fakir ve hakir Muhammed bin Cemaleddin ibn-i Adil bin Arif bin Adil bin Arif bin Muhammmed bin Muhammed bin Muhammed El-Hüseyn’ül-Belhiyy’ül-Bekrî’yim.Allah hepsinden razı olsun. Ne güzel selef ve ne güzel halef ! Allah,onların aziz ruhlarını ve sırlarını takdis (yüceltsin) etsin.

 

Bismillahirrahmanirrahim.

 

Mana ve beyan nurlarıyla velilerinin kalplerini nurlandıran, faziletinin feyziyle hikmetin ve kavrayışın kaynağı olan lisanı insana bahşeden, akli ve nakli deliller aracılığıyla anlaşılması zor ve kavranılması derin konuları insan kavrama ilhamını veren Allah’a hamd olsun.

 

O (Allah) ki, bundan önce Tevrat’ı ve İncili’i insanlar için hidayet kaynağı olarak indirdi. Sonra da O Nur’u, hakiki imanın ölçüsü ve ikan (Allah’tan gerçek anlamda korkma, takva) nın mi’yarı olan Furkan’ı indirerek insanlar için sıdkı (dosdoğru yolu) sağlamlaştırdı. Bu nur (Furkan)la, Hakk batıldan, irfan cehaletten seçilip ayrılmaktadır. Allah böylece buyurdu ki, adalete dikkat edin ve ölçüyü kaçırmayın. Biz artık azgınlık(tuğyan)ın boğucu girdablarından ve şeytanın başımıza açacağı musibetlerden Allah’a sığınırız. Allah’tan bizi gerçek takvanın delillerine ve ahkam(şeriat)ın açık ve geniş yollarına ulaştırmasını niyaz ederiz.

Sayısız, sınırsız, binlerce Salat ve Selam, asırlarca, lisanlar tevhidi söylediği müddetçe, ceza ve ihsan günü olan kıyamete kadar; bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilen, ihsan sahibi ve güzel ahlak üzerine yaratılan, Adnan oğulları aşiretinden Abdullah’ın oğlu Muhammed Mustafa’ya, O’nun ailesine, arkadaşlarına, kendileri (Allahtan) razı olan ve kendilerinden razı olunanlara olsun.

 

Birbiri ardınca gelen nimetleri ihsan ederek feyiz ve bereketleriyle bütün alemdeki darlık ve sıkıntıları gideren, sanatının kudretindeki incelikleri, bedii hikmetlerini gökleri ve yeri yaratarak ortaya çıkaran sanat ve kudret sahibi, zahir ve batın olan Yüce Allah’a sonsuz, sınırsız hamd, sayısız şükürler olsun.

…………………………………………………………………………………………………….

Doğu ve Batı Alimlerinin Sultanı, karanlık gecelerde Allah’ın nurlarının en parlağı, evtad(tasavvufta üstün şeyhler, dağ)ın kutbu, üstün hallerin sahibi, ezel sırlarının şarihi, İslam’ın direği imam oğlu imam, Hazret-i Zülcelal-i vel’İkram olan Allah’a giden iyilerin yol göstericisi, din ilimlerinin ve işaretlerinin düzenleyicisi, yakin yollarını ışıklandıran, arş hazinelerinin anahtarı, döşenmiş, yayılmış varlık aleminin kenzi'(küntü kenzen mahfiyyene işaret)nin mazharı, kemalin nuru, cemalin dolunayı, dini ilimlerin semasının güneşi, marifet göğünün ayı, melekut aleminin gezgini, ceberut aleminin dalgıcı, müşahhas akıl, mücessem aşk, önce gelen mürşit, tertemiz sır, ortaya çıkan gerçek, görünen nur, mukaddes ruh, kalplerin sefiri, gayb vadilerinin hafiri, tevhid ehlinin hamisi, mülhidlerin mahvisi, hikmet ve ilimlerle tevhidin bedii yolcusu ve güzel sıfatların sahibi olmakla Allah’ın seçip ayırdığı, Allah’ın yardımıyla cümlenin işlerinin yardımcısı, Allah’ın büyükler arasından, Arap ve Acem’in arasından seçtiği Mevlânâ Hazretleri (Allah sırrını takdis etsin) kendi yolu hakkında buyurdu ki: ‘Bu yol sadece bir davet değil, aynı zamanda Nebi aleyhisselamın hamdi’nin yoludur. Ben bu devleti kurdum ve bayrağını böylece yücelttim.’ Kendilerinin işareti ve keşfiyle bu yol, bütün dış vehimlerden uzak, Allah’a doğru yürüyen bütün devirler, zamanlar boyunca bütün tavır ve davranışları düzetecek, akort edecek, onları ıslah edecek bir düzen ve üslup kurarak artık kalıcı hale gelmiştir.

 

Alemlerin Kutbu, bilgi sahiplerinin özlerini dirilten, Peygamber Efendimiz’in övgüsünde söz ve mana sahibi, milliyetin ve dinin celali, öncekilerin ve sonrakilerin övüncü, Taha ve Yasin nurunun varisi, peygamberlerin ve seçilerek gönderilenlerin halifesi, velilerin en mükemmeli ve mührü, Allah’ın hayırları ve selamı O’nun üzerine olsun. Saliklerin ruhlarını nurlandıran, seçilmiş güzel yolların zikrinde, şeriatın yolları, ilahi menziller ve hakikatin durakları hakkında sözleri ve fiilleriyle ilahi tavırların ve sözlerin sahibi olarak Mevlânâ Hazretleri -Allah sırlarını takdis etsin- üstün tutulmuştur. Allah aziz sırrını ululasın, O’nun, Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi: Benim dostum yaratılmışların en hayırlısı olan Yusuf’un güzelliği’ne sahiptir.. Sen buna nasıl dayanırsın ki, gece kuşlarının gündüz kuşlarına tamah etmesi boşunadır.Çünkü gece kuşları ışığa bakamazlar.’ Yine, Allah O’nu nurlandırsın, bedeni uykuya dalan Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi: İnsanlar Hallac’ın sırrını anlayamadıkları için O’nu dara çektiler. Hallac beni tanısaydı, sırrımdan haberdar olsaydı O beni dara çekerdi.’

 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın öyle kulları vardır ki, Onlar bir kula nazar ettiklerinde O’na mutluluk elbisesi giydirirler.’Yine Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi. Allah’ın bir kısım kulları vardır. Onlar peygamberlerden değillerdir, şehitlerden de değildir.Fakat peygamberlerle şehitler onların Hakk’a yakınlığına ve Hakk katındaki makamlarına gıpta ederler.’ Yine O salavatullahi aleyhim Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: Allah’ın bir kısım kulları vardır ki onlar, yağmur gibidirler. Toprağa düşerlerse buğday (bürri) olup bitirirler, denize düşerlerse inci ( dürri) olurlar.

 

…………………………………………………………………………………………………..

 

Hilafet ve vilayet; arş hazinelerinin anahtarını ve yeryüzünün emniyetini elinde bulunduran Hazret-i Mevlânâ’dan, Ahi Türkoğlu zamanın Cüneyd’i vaktin Bayezid’i Hakk’ın ve dinin Hüsamı Hüsameddin Çelebi’ye, O’ndan, dedem, sultan oğlu sultan, dinin ve Hakk’ın Baha’sı, Bahaddin Veled’e (Sultan Veled’e), Ondan, sırrının içinde sırrını sırrıyla gizleyen sır sahibi, milletin(dinin) ve Hakk’ın celaline sahip Ulu Arif Çelebi’ye, Ondan, Dinin ve milletin güneşi Abid Çelebi’ye, O’ndan, ariflerin övüncü, dinin keskin kılıcı Vacid Çelebi’ye, O’ndan, mekansızlık alemini mekan tutarak, alemleri gezen Muzaffereddin Emir Adil Çelebi’ye, O’ndan, Muhammed Çelebi’ye, O’ndan Arif Çelebi’ye, O’ndan Burhanedddin Çelebi’ye, O’ndan, Abid Çelebi’ye, bu hilafet, velayet, hizmet ve istikamet rahmetli Cemaleddin Çelebi’ye, O’ndan, zayıf ve nahif olan bu kula, bana intikal etmiştir.

 

……………………………………………………………………………………………

Ahi Ali’nin oğlu Mevlevi Dervişi Muhammed Çelebi Rabbani bir şeyh ve samedani bir derviştir.Uzun müddet Mevlânâ yolu içinde bulunmuş birçok hizmeti yerine getirmiştir……..Buradaki şecereyi takdim etmem, bu şecerenin menbaı, icazetin gerçekleşmesini sağlamıştır.Bu icazet derviş ve muhipler için şifa kaynağıdır.

……………………………………………………………………………………………

ilim ve amel ehli olanlar, fetva vermeye yetkili bulunanlar, geçmişlerin övüncü, safa ehlinin madeni, iyilerin dostu samedani arif, Ahi Ali’nin oğlu Mevlevi Dervişi Mehmet Çelebi’yi halife olarak uygun gördüler ve tayin ettiler. O’nun sözleri, eylemleri, şeratın erkanına, tarikatın adabına ve hakikatin rumuzlarına uygundur.

……………………………………………………………………………………………

Hidayet veren Allah’a uyanlara selam olsun.

 

Allah’ın yüzünü iyiliklerle bezediği, müminlerin emiri Hazret-i Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz’den rivayetle buyurdular ki; Bir insanın herkesten ve her şeyden gizli, sadece kendi başına Allah’ı zikretmesi çok büyük bir şeydir.’ Çünkü Resul-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali’nin; kıyamet ne zaman kopacak Ya Rasulellah sorusuna, ‘Yeryüzünde kelime-i tevhidi zikredenler oldukça kıyamet kopmayacaktır.’ diyerek cevap buyurmuşlardır.

 

İşte, Hazret-i Ali Efendimiz’in, böylece Peygamber Efendimiz s.a.v’den aldığı bu (tevhid sancağı) kelime-i tevhid, O’ndan, Hasan-ı Basri’ye, O’ndan Habib-i Acemi’ye, O’ndan, Davud-ı Tai’ye, O’ndan, Ma’ruf-ı Kerhi’ye, O’ndan, Sırr-i Sakati’ye, O’ndan, Cüneyd-i Bağdadi’ye, O’ndan, Şibli’ye, O’ndan, Muhammed Zeccac’a, O’ndan,Muhammed Nessac’a, O’ndan,Ebubekir Nessac’a, O’ndan, Ahmet Gazali’ye, O’ndan, Ahmet Hatibi’ye, O’ndan, Şems’ül Eimme Serahsi’ye, O’ndan, Sultan’ul Ulema Bahaüddin Veled’e, O’ndan, Seyyid Sırdan Burhaneddin Muhakkık Et- Tirmizi’ye, O’ndan, Mevlânâ Celaleddin’e, O’ndan, Hakk’ın ve dinin güneşi Muhammed Şemseddin Tebrizi’ye, O’ndan, Sultan oğlu Sultan Sultan Veled’e, O’ndan, oğlu Ulu Arif Çelebi’ye, O’ndan, Şemseddin Abid Çelebi’ye, O’ndan, Emir Vacid Çelebi’ye, O’ndan, Emir Adil Çelebi’ye, O’ndan, Arif Çelebi’ye, O’ndan, Abid Çelebi’ye, O’ndan, Cemaleddin Çelebi’ye telkin edilip anlatılmış, aktarılmıştır.

 

881.Hicri yılın (Gurre-i Muharrem) Muharrem Ayı’nın ilk gününün gecesinde yazılmıştır.

 

Not: Bu Hilafet icazetnamesi, Hicri 881, M. 1517 yılında Konya Postnişini Cemaleddin Çelebi oğlu Muhammed Çelebi’nin Ahi Ali oğlu Muhammed Çelebi’ye verdiği icazetnemedir. Aslı şimdi sayın Sami Tokgöz’de bulunmakta olup, onun izniyle burada bazı bölümleri neşredilmiştir. Kendisine teşekkür ederiz.